"Her dizi bitiminde çok ciddi travma yaşıyorum"

"Binbir Gece" dizisinin yıldızı Halit Ergenç: "Televizyonda yapılan hiçbir işin garantisi yok, çok kaygan zemin. Öyle olunca her işin bitiminde çok ciddi travma yaşıyorum. 'Bu iş bitti, şimdi ne yapacağım?' diye hayıflanıyorum"

axpaz011.jpg Resepsiyonist, garson, kapı görevlisi... Herkes onu selamlıyor, hatrını soruyor. "Buraya sık geliyorsunuz herhalde" dedim. "Yooo" diye cevapladı. Şöhret, daha doğrusu popülerlik böyle bir şey olmalı. Sonra tabii beklenen an geldi ve sırayla birkaç kişi yaklaştı: "Bir fotoğraf çektirebilir miyiz?"Halit Ergenç çok kibar, bu tip taleplerle günde onlarca kez karşılaşıyor ve kırmamak için elinden geleni yapıyormuş. Ama bu durumdan bunaldığı da belli. "Aliye"de nefret edilen Sinan'ı canlandırırken bu ilgi bu derece değildi belki ama şu an "Binbir Gece"de kadınların hayallerini süsleyen Onur'la kat kat artmış durumda. Geç gelen şöhretle neye uğradığını şaşıran oyuncuların aksine Halit Ergenç'in ayakları fazlasıyla yere basıyor. Ne şöhret budalası ne de ne oldum delisi... Basit şeyleri sever bir hali var. Ne çok ciddi ne de şen şakrak. Dengede duruyor. Düzgün. Fazla düzgün... İnanır mısınız, dün geldik Ankara'dan. Salı gelecektik ama 'Binbir Gece'yi kaçırmamak için seyahatimizi bir gün erteledik." Halit Ergenç'le buluştuğumuz The Marmara Pera otelinin lobisinde oturan bir karı-koca onu görür görmez tezahürata başladı. Tabii ki beraber yaşıyoruz kendisiyle. Şöhreti nasıl yaşıyorsunuz? Bazen anlaşıyoruz, bazen anlaşamıyoruz. Bazen o benim hayatıma çok fazla tecavüz ediyor. Bana imkan bırakmıyor. Eskisine göre yalnız kaldığım zaman çok azaldı. Çok daha zor yalnız kalabiliyorum. Çevremde benim yakınım olan insanlar bile benim işimden ve işimin getirdiği tanınmışlıktan bahsetmeye başladı. Dolayısıyla onlarla olan birebir ilişkilerim bile belli zamanlarda bu konuya varabiliyor. Böyle olunca da insan daha az yalnız kalabiliyor. Yalnız kalmaktan kastım tek başına kalmak değil; sohbet sırasında her şeyden bahsedebilmek, gülüp eğlenebilmek. Bu işi ve tanınmışlığı arkada bırakabilmek biraz daha zorlaştı çünkü ilgi büyüyor. Bu yıl her zamankinden çok daha yoğun. Anlaşabiliyor musunuz? Sokakta çok rahat dolaşıyorum ama. Girmediğim delik yok. İnsanlar tanıyorlar, sohbet de ediyoruz, fotoğraf da çektiriyoruz. Ama akın akın insan geliyorsa oradan hemen kaçmanın bir yolunu buluyorum. Bu durum hayatınızı nasıl etkiliyor? Bazı işleri yapmak istediğimde kapılar kolay açılır oldu. Şöhret size ne getirdi peki? Hayır. Ben önce yer ayırtıyorum, sonra isim veriyorum. Ama mesela en son Meme Vakfı için bir kampanya yaptık. Benim orada olmam birtakım insanları konsere getirdi. Böyle noktalarda kullanıyorum bunu. Ne gibi? Bir restoranda yer ayırtırken mi mesela? Sadece bir mekanda bulunuyor olmanın bile insanlara yardım edebildiğini görmek bir yandan şaşırtıcı, bir yandan da sevindirici. Şaşırtıcı çünkü ben o mekanlarda daha evvel de bulunuyordum. Fakat benim bulunmam ancak fiziksel varlığım ve yaptığım işle onlara faydalı olabiliyordu. Şimdi sadece o mekanda bulunarak bile o insanlara yardımcı olabiliyorum. Çünkü benim orada bulunmam birçok kişinin ilgisini çekip o olaya odaklanmalarını sağlayabiliyor. Bu ilginç bir şey. Yıllardır bu mesleği yapıyorsunuz ama "Aliye" dizisiyle beraber herkes sizi tanıdı. Bir şaşkınlık yaşadınız mı? "Bu benim işim ama benim bir de hayatım var" Gerek yok böyle bir şeye. Öyle bir şey olursa günün birinde, oturup ciddi şekilde kendimle ilgili düşünmem gerekir. Bunun olması hiç sağlıklı değil. Bin bir karaktere girebilirsiniz, çok değişik roller oynayabilirsiniz. Her birine ayrı şekilde girmek onları hayatında yaşamak demek. Bu bir rahatsızlığın, sıkıntının ifadesi olabilir. Türkiye'de bir dizide canlandırdığı karakteri gündelik hayata taşıyan ve öyle algılanmaktan hoşlanan birçok oyuncu var. Siz öyle değilsiniz ama... Olabilir. Bunu kullanmak isteyebilirler. Ben buna hiç gerek görmüyorum. Bu bir iş. Yapıyorum ama benim bir de hayatım var. Ben varım. Ben ne olacağım o zaman? Bilinçli de olabilir. "Televizyonda yapılan hiçbir işin garantisi yok" Söyleyebiliriz tabii. Üçüncü kez onlarla beraber çalışıyorum. Kudret Sabancı çok iyi bir yönetmen. Özellikle de dizilerde ne yapacağını biliyor. Hikayeleri çok doğru seçiyor. Erol Avcı da iyi bir yapımcı ve Kudret Sabancı'nın o da farkında. Bizimle beraber çalışmaya başladıktan sonra olacakları o da gördü ve beraber iyi bir sinerji oluşturduk. Erol Avcı ve Kudret Sabancı'nın sizi parlattığını, üzerinizdeki örtüyü kaldırdığını söyleyebilir miyiz? "Aliye" sırasında zaten bu hikaye vardı. Ucundan konuşmuştuk. "Zerda"dayken de "Aliye" vardı. "Aliye"den sonra "Binbir Gece"de yine başrol oynamanızı teklif mi ettiler? Maalesef hiçbir zaman öyle bakamıyorum. Televizyonla ilgili zaten asla öyle hissedemiyorum çünkü televizyonda yapılan hiçbir işin garantisi yok, çok kaygan zemin. Öyle olunca her işin bitiminde çok ciddi travma yaşıyorum. "Bu iş bitti, şimdi ne yapacağım?" diye hayıflanıyorum. Yeni gelen işler tek tek değerlendiriliyor. Senaryolar tek tek okunuyor. Bütün yapımcılarla görüşülüyor. Evet bu hikaye vardı. Ama bunun yanında şu anda oynayan ve hiç başlamamış bir sürü işle görüşmelerimiz oldu. Çok ciddi zor oluyor yeni bir iş seçmek. Demek bir sonraki işleriniz hep garantiydi, içiniz rahattı... Benim yapım öyle. Her zaman beni zorlayacak şeylere daha çok özeniyorum. Bu lafımdan "Oyunculuk beni zorlamıyor. Bu işi çok kolay yapıyorum" gibi bir şey anlaşılmasın tabii. Ama bir şekilde o dönem öyleydi. Benim içimde çok fazla olmayan, beni ruhen sıkıntıya düşürebilecek bir şeyi başarma arzusu bende hep vardı. Şimdi düşününce bu sonuca varıyorum. Babanız tiyatrocu ve müzisyen olduğu halde siz ailenizdeki mühendis ve işadamlarına özenip üniversitede gemi mühendisliği okumaya başlamış, sonra bırakıp konservatuvara girmişsiniz. Neden önce bu seçeneği değerlendirmediniz? "Düşündüğüm tek şey sahnede şarkı söylemekti" Öyle değil de, içimdeki hislerin kaçınılmazlığını anladım. Müzik yapmakla ve şarkı söylemekle ilgili hislerimi bastıramayacağımı fark ettim. Düşündüğüm tek şey sadece sahneye çıkıp şarkı söylemekti. Bu hissimle başa çıkamadım, bunu bastıramadım. İnsanın vücudundan çıkan ter gibi benim de içimden bu çıkıyordu o sırada. Buna engel olamadım ve okulu bu yüzden bıraktım. Evet, okulda çok sıkılıyordum ama derslerim iyiydi. İnsanın matematik kafası olması ille matematikle ilgili bir şey yapması gerektiği anlamına gelmiyor. Sonra bu çabanın manasız olduğunu mu gördünüz de okulu bırakıp konservatuvara başvurdunuz? Oldu tabii. Çok düşündüm. Çok zorlandığım zamanlarda bu işi bırakmayı da düşündüm. Çünkü bu iş insanı gerçekten zorluyor. Diğer meslekler gibi değil. Uzun vadeli, iyi bir çalışan olarak, suya sabuna dokunmadan maaşınızı alıp emekli olmayı bekleyemezsiniz. Bu iş öyle bir iş değil. Aç kaldığınız, daha da önemlisi işsiz kaldığınız dönemler olabilir. Açlıkla bir şekilde başa çıkabiliyorsunuz ama çalışmamakla başa çıkamıyorsunuz. Eğer oynamıyorsanız, şarkı söyleyemiyorsanız, o sırada hiçbir işe yarayamıyorsanız; bu para kazanmamaktan çok daha büyük bir boşluk ve sorun oluyor. Öyle olduğu zamanlarda kendi kendime "Acaba okulu bitirse miydim?" dedim. "Bu meslek çok zor. Acaba başa çıkamayacak mıyım?" diye düşündüğüm zamanlar oldu. Fakat hiçbir zaman bırakmadım. Dönüp hiç "Acaba okulu bitirseydim ne olurdu?" diye düşündünüz mü? "Senelerce bilgisayar operatörlüğü yaptım" Evet. Para kazanmak için çalıştım. Pencerelere güvenlik filmi taktım. Çok da severek yaptığım bir işti. Aynı şirket paspas satıyordu. Paspas işyerinin temizliğinde yüzde 30'a varan bir avantaj sağlıyor. Paspas ne kadar iyiyse içeri giren insanların ayakları o kadar iyi temizleniyor. Bir yer için paspas önemli bir yatırım aslında. O konuya girsek, çok değişik, çok inanılmaz paspaslar var tabii! Amerika'da yaşadığım dönemde garsonluk ve barmenlik yaptım. Senelerce bilgisayar operatörlüğü yaptım. Bir matematik kitabı dizdim. Yıllık yaptım. Başka birçok işte çalışmışsınız. O işlerin içinde de çok dalavere var. Tamam, orada işçisiniz ama kendi kapasitenizi biliyorsunuz. Fakat üstünüzde olan insanlar sizi bir hiç uğruna harcıyor ya da oradan oraya atıyor. Buna göz yumamıyorsunuz. Kolay olmuyor. Bir fıkra var. Adam sürekli "Allahım ben niye bilmem kim kadar çok para kazanamıyorum? Niye bana piyangodan para çıkmıyor? Niye ben sürekli çalışmak zorundayım?" diye isyan ediyormuş. Gece uyuyor. Bir rüya görüyor. Antiloplar koşturuyor, otlar var; onları yiyorlar. Uyanıyor ve "Onların bile otları var. Her yerde buluyorlar" diyor. Ertesi gece rüyasında antiloplardan birinin üzerine aslan atlıyor ve onu parçalıyor. Bizimki yine antiloplara takılmış. Sonra bir ses geliyor "Şaşkın, ben seni antilop yaratmadım. Aslan yarattım" diyor. Sonuçta içindeki güdü buysa ve sen hâlâ antilop olmaya çalıyorsan yine mutsuz oluyorsun. Bu kaçınılmaz. Herkes ekmeği için uğraşmak zorunda. Herkes aslan. Hayatınızda antilop olmayı tercih ederseniz her yerde ot olabilir ama sadece ot yersiniz ve günün birinde bir aslana yem olursunuz. Hayat herkes için böyle gelişiyor. Pencerelere güvenlik filmi takmak ya da paspas satmak bir anlamda daha kolay işler değil mi? Kafanız rahat oluyordur en azından... "Dedem birçok kez, babam üç kez evlenmiş, 'Bu bende son bulmalı' dedim" Bugüne kadar ciddi bir ilişki yaşayıp da aileme sevgilimi götürdüğüm olmadı. Bu dizideki gibi ailenizin onaylamadığı bir ilişkiniz oldu mu? Tercih değil, olsaydı olurdu. Sizi hiç ünlü biriyle beraber de görmedik. Bu camiadan kimseyle beraber olmama bir tercih mi? Daha da düşünür oluyorum tabii. Ergenlik döneminde bunu düşünmüştüm. Babamın babası bilmem kaç kere evlenmiş. Babam üç kez evlenmiş. Dedim ki "Bu bende son bulmalı". Tabii ki kimse boşanmak üzere evlenmez. Ama ben bir tane ve sağlam bir ailem olsun isterim diye düşünmüştüm. Mümkünse insanlar evlendikleri zaman beraber yaşlanmalı. En tatlı kısmı bu. Tabii ki ani ve çabuk karar vermekten hep çekindim. İyi de olmuş çünkü bugüne kadar hiç öyle bir durum olmadı. Öylesine evlenilmez. Önünüzde üç kez evlenmiş bir baba modeli var. Evlilik sizi korkutuyor mu? Bir insanla olan ilişkinde o insanı kendi kafandaki yere oturtmaya çalışırsan bu bir sorundur. Çünkü karşındaki insan karşındaki insandır. Kendi geçmişiyle sana gelir. Senin kafandaki kişi değildir. Beklentilerden kastım bu. Bu her şeyde var. Bir filme giderken belli bir beklentiyle giderseniz mutsuz olursunuz çünkü o beklentinizi karşılamayacaktır o film. Film size mutlaka bir şeyler vermek istiyordur ama kendince bir şey. Ona açık olmak lazım. "Evliliğin içinde beklenti olmaması gerek. Bir şey beklerseniz ve beklediğiniz gerçekleşmezse mutsuz olursunuz. Artık evliliklerde anlayış yok, tahammül yok, sabretme yok" demişsiniz. Bunu başarabilir, beklentilerinizi sıfırlayabilir misiniz gerçekten? "New York'un istediğim bir dünya olmadığını gördüm" Bir nevi. 1996 yılında ilk kez New York'a gidip orada müzikalleri izlemiştim. O zaman müzikallerle çok iç içeydim. O yıl "Kral ve Ben"i oynamıştım. Zaten okulda müzikal bölümünde okuyor ve repertuvarımı geliştiriyordum. Dedim ki "Amerika'ya gidip müzikalleri göreyim". Haldun Dormen'le beraber gittik. Bir sürü müzikal izledim. Ve "Günün birinde bu işi burada yapacağım" dedim. Yapmalıydım. Bu benim bayağı içime düştü. İçimi yakmaya başladı. Çeşitli zamanlarda böyle şeyler benim içimi yakınca buna engel olamıyorum. Ve yapana kadar uğraşıyorum. Benim bir lafım vardır: "Bir şey aklınızda kalacağına ardınızda kalsın." Çünkü aklınızda kalırsa ömür boyu onunla beraber yaşarsınız, başa çıkamazsınız o düşünceyle. İki yıllık bir New York maceranız var. Bu yolculuk bir tür Amerikan rüyası mıydı? Günün birinde "Ben gitseydim şöyle yapardım, böyle yapardım" diye konuşmak istemedim açıkçası. Gittim ve olay öyle bitmiş oldu. Artık içimde değil o benim. Orası beni mutlu etmedi. Hiç istediğim gibi bir dünya olmadığını gördüm. Hayalimdeki gibi değildi. Hiç kimsenin hayalindeki gibi değil orası. New York bir insan değirmeni, insanları, hayatları, ruhları öğütüyor ve belli bir standarda getirene kadar da uğraşıyor. Eğer o standarda girmezseniz kolay kolay orada yaşama şansı bulamıyorsunuz. New York'u ardınızda bıraktınız yani. "Binbir Gece Masalları'nı hâlâ bitiremedim" Bu çok zevkli. Ben özellikle böyle olsun istiyorum. Bir sonra oynadığım karakter daha önce oynadığım karakterlerden mümkün olduğunca farklı olsun istiyorum. "Aliye"de kadınların nefret ettiği adamken "Binbir Gece"yle kadınların hayallerindeki adama dönüştünüz... Bergüzar'ı çok eskiden beri tanıyorum. Anne ve babasıyla beraber çalışmıştık. Aynı okuldan mezunuz. Okula gittiği dönemde de karşılaşıp sohbet ediyorduk. Bu bir çalışma ve emek meselesi. Bergüzar'la ilgili herhangi bir sorun olmadı. Bergüzar Korel'le oynayacağınızı duyduğunuzda ne düşündünüz? Sanem Çelik herkesin tanıdığı bir oyuncuyken Bergüzar Korel öyle değildi. Neden olmasın? Güzel bir komedi olursa olur tabii. Aksiyon da aynı şekilde. Öyle bir kısıtlamam yok. Bu hayatı kısıtlamak olur. Kendinizi bir komedi ya da aksiyona yakıştırıyor musunuz? Yoksa dramların adamı mısınız? "Zerda"ya başlamadan önce ders almaya başlamıştım. Zerda için değildi. Benim çok uzun zamandır istediğim bir şeydi bu. Gaziantep'ten her İstanbul'a geldiğimde mutlaka at binmeye gidiyordum. Çok seviyorum. Dizide canlandırdığınız Onur karakterinin hobisi at binmek. Bu diziden önce at biniyor muydunuz? Duygusuz bir adam değilim. Siz de normalde Onur gibi duygusal, uzaklara dalıp giden bir adam mısınız? Bu bilinçli. Onur'un kirli sakalı olması, saçı, kıyafeti kararlaştırılmış şeyler. Saç, sakal... Bu bir imaj mı? Masalların içinde çocukların anlayacağı çok özel mesajlar vardır. "Hansel ve Gratel" gibi şekerlerin içine düşüp cadıya yem olma riskiyle karşı karşıya gelmek mesela. Bunlar çok ciddi sorunlar hayatta aslında. Refahın insanlara getirebileceği büyük zorluklar, mücadeleler... Kırmızı başlıklı kız, babaannesinin kılığına girmiş olan kurt; yani iyi görünebilecek kötüler. "Külkedisi"nde gece yarısı olunca her şeyin değişmesi, bunun aslında bir hayal olduğu... Her şeyin sadece gerçek ilişkilerle kurulabileceği, kendini değersiz hissetmemen, aslında herkesin birer prenses olduğu gibi... Bu açıdan önemlidir masallar. Bir de masallar çocukların hayal dünyasını genişletir. Hayatta en önemli şey hayal kurabilmek ve maalesef şu anda yaşadığımız her şey bizim hayal gücümüzü öldürmeye yönelik. Televizyonda her şey bize birebir veriliyor. Bir şey söyleniyorsa görüntüsüyle beraber önümüze geliyor. Biz onu hayal etmek zorunda kalmıyoruz. Masallarla ilişkiniz nasıl? Hayır, okumamıştım. Hâlâ da bitirmedim, çok uzun çünkü. Diziden önce "Binbir Gece Masalları"nı okumuş muydunuz? "Hiçbir şey istemeden sevmek enteresan bir şey" Çeşitli zamanlarda farklı bakış açıları kazandırıyor. Benim hayatımda bir boyut daha var. Farklı bir yaşam tarzı bu. Dünyada çok ender bulunabilen bir takım sevgilerin var olduğunu anlayabiliyorsunuz. Azade'nin sevgisi gibi bir sevgiyi normalde kolay kolay yaşayamayız. Herkesin severken mutlaka belli istekleri oluyor. Hiçbir şey istemeden, beklemeden sevmek çok enteresan bir şey. Kız kardeşiniz zihinsel özürlü. İnsanın hayatta böyle bir yakını olması ona hayata karşı nasıl bir bakış açısı kazandırıyor? Olabilir, tabii ki. Niye olmasın? Taytlı fotoğraflarınız çok ses getirdi. Bugün rol icabı yeniden tayt giymeniz gerekse giyer miydiniz? Evet, zayıflamak için dansa başladım. Sait Sökmen'in bütün dans derslerine giriyordum. Dansa başlarken de 105 kiloymuşsunuz.

11 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber