“Herkes kendi hikayesinin kahramanı”

“Sessiz Şarkıcı” adlı ilk kitabını çıkaran Caner Cindoruk, “Hikayelerimde gözümüzün önünde olup, hiç görmediğimiz akıp giden hayatlar var. Aslında her insan başlı başına bir hikaye ve herkes kendi hikayesinin kahramanı” diyor.

“Herkes kendi hikayesinin kahramanı”

“Herkes kendi hikayesinin kahramanı”

Caner Cindoruk’u bugüne kadar tiyatro sahnelerinde, sinemada ve dizilerde izledik. Şimdi ise “Sessiz Şarkıcı” adlı öykü kitabıyla sevenlerinin kalbine dokunacak. Alfa Yayınları etiketi taşıyan ve 11 hikayeden oluşan kitapta tanık olduğu olaylardan; karşılaştığı sıra dışı kişiliklerden ve insanlık hallerinden yola çıkan oyuncu, “Bu hikayelerde gözümüzün önünde olup, hiç görmediğimiz akıp giden hayatlar var” diyor. Yazmanın genlerinde olduğunu, dedesi gibi kardeşinin de şiir yazdığını anlatan Cindoruk’un babası Zafer Doruk, iki kez Orhan Kemal Öykü Ödülü almış bir yazar. Bugün TÜYAP’taki 37. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda ilk kez kitabını imzalayacak oyuncuyla, Pera’daki Radisson Blu Hotel’de bir araya geldik; heyecanını konuştuk.

- “Sessiz Şarkıcı” adlı öykü kitabınız okuyucuyla buluştu. Neler hissediyorsunuz?

Çok heyecanlıyım. Hep söylerlerdi de bu kadarını tahmin etmezdim. Umarım sevilir, güzel geri dönüşler alırım. Yazmak sadece insana ait bir şey. Oyunculuk bir noktada ekip işi. Ama yazmak tamamen kişisel. O yüzden daha hissiyatlı hissediyorum kendimi. İnsanların nasıl reaksiyonlar göstereceğini merak ediyorum. Film çektiğimiz zaman izleyenlerin yorumlarını kısa sürede alıyoruz. Ama kitap belki iki, belki 10 yıl sonra birinin eline geçecek, okuyacak. O yüzden beklentimi de ona göre oluşturmaya çalışıyorum.

- Öykülerinizde kebabçı Nuri, pehlivan Sami, seslendirme sanatçısı Selim, dilenci Ahmet, işportacı yazar gibi ekonomik sıkıntılarla hayalleri arasında sıkışmış karakterler var. Sizin hayatınızın neresinde bu insanlar?

Adana’nın arka mahallelerinden birinde doğdum ve büyüdüm. Aslında bu hikayelerde o dönemler gördüğüm insanların umutları, kederleri, geçim sıkıntıları var. Gözümüzün önünde olup, hiç görmediğimiz akıp giden hayatlar… Her insan başlı başına bir hikaye. Herkes kendi hikayesinin kahramanı. Sokak hep ilgimi çekti ve hep oradan beslendim. Çünkü en gerçek şey o, en yaşayan…

- Memleketiniz Adana da sık sık geçiyor hikayelerinizde…

Coğrafya bir kültürdür. İnsanın karakterini belirlemesinde en önemli etkenlerdendir. 17 yaşında Adana Şehir Tiyatrosu’nda profesyonel oyunculuğa başladım ve 10 yıl çalıştım. Üniversiteyi orada okudum. İstanbul’a geldiğimde karakterim oturmuştu. O yüzden o bağ devam ediyor.

“Herkes kendi hikayesinin kahramanı”

- Babanız Zafer Doruk, iki kez Orhan Kemal Öykü Ödülü almış bir yazar. Sizin yazıyla tanışmanız hangi süreçte oldu?

Yazmak, aslında bizim genlerimizde olan bir şey. Rahmetli dedem fabrikada işçilik yaparken gizli gizli şiir yazıyormuş. Babam da kendini bildi bileli öykü yazıyor. Bir küçük kardeşim şair; iki kitabı var. Diğer kardeşim ve amcam oyuncu. Aslında ben de çocukluğumdan beri yazıyorum. Sadece onları sergilemekten, paylaşmaktan çok utanıyordum. Yazdıklarımı 2-3 yıl saklayıp, yırtıp atıyordum. Babama da göstermeye utanıyordum. Sonra bu duygu beni oyunculuk yapmaya yönlendirdi. Çünkü kendimi ilk defa sahnedeyken özgüvenli hissetmiştim. İşimi çok seviyorum. Ölene kadar da oyunculuk yapacağım.

- Sonra nasıl açığa vurdunuz yazdıklarınızı?

Oyunculuk sonrası “Ot” dergisinden bir arkadaşım hikaye yazmamı istedi. Çok beğendiler ve tekrar yazı istediler. O evrede de babam okudu, “Oğlum sen ne kadar güzel yazıyorsun” dedi. Sonra birkaç hikaye daha yazdım. Bavul dergisinde iki yıl yazdım. Bu büyük bir pratik yapmamı sağladı. Babamın da önerisiyle hikayelerimi yeniden yazdım, demlendirdim ve devam ettim.

- İlk öykü, kitaba da adını veren “Sessiz Şarkıcı”.

Sessiz Şarkıcı, benim yazdığım ilk hikaye. Kitap ismi için başka şeyler de bulmuştum ama hikayelerimden biri olsun istedim.

- Öyküleriniz hayatınızla ne kadar benzeşiyor? “İşportacı Yazar” hikayeniz mesela, siz de oradaki minik gibi çalışan bir çocuk muydunuz?

Evet, yıllarca babama işportacılıkta yoldaşlık yaptım. Babam bazen bir öykü için iki ay kapanıp çalışırdı. O zaman tezgahı ben idare ederdim. İzlemeye, gözlemeye o zamanlarda başladım. Çok enterasan insanlar görüyordum ve onların hikayelerimi merak ediyordum.

- “İmzalı fotoğraf” adlı hikayede Nejat Uygur’un fotoğrafını verdiği çocuk da siz misiniz?

Evet, böyle çok güzel bir anım var. En üzüldüğüm yanı, iki yıldır o fotoğrafı bulamıyor olmamız. Yıllarca odamda asılı durdu. İstanbul’a geldiğimde kaybederim diye anneme vermiştim. Onlar da buraya taşındı. Kendi el yazısıyla, “Caner’e” diyerek fotoğrafını vermişti.

- Hanım adlı hikayenizde “Ne var ki hayat filmlerde, masallarda olduğu gibi mutlu sonla bitmiyordu, ağırdı, onun tartısına gelmezdi” diyorsunuz... Mutlu sonlara inanma-yanlar-dan mısınız gerçekten?

Orada Yeşilçam’ın mutlu sonlarına bir gönderme var. Hayatın gerçekliği ağır. Sadece ülkemiz değil bütün dünya, çok büyük bir kültürel yozlaşmanın ve çıkmazın içinde. Maalesef insana dair bazı nüansları kaybetmeye başladığımızı düşünüyorum.Dünya genelinde böyle ama kendi içimde ümidimi kaybetmemeye çalışıyorum. Hayat, yaşam enerjisi olmazsa insan kendini kaybeder.

- Dünden bugüne yazdıklarınızın arasındaki değişimi, dönüşümü nasıl anlatırsınız?

Açık yüreklilikle söylemek istediğim bir şey var; ben edebiyatçı değilim. Babam vesilesiyle yazınsal alanda çalışmalar yapan çok insan tanıdım ve edebiyatçıyım dersem, onlara haksızlık etmiş olurum. Yazmayı seven ve geliştirmeye çalışan bir insan olarak görüyorum kendimi. Orhan Kemal, çok iyi edebiyatçıyım demedi. Öldükten sonra yazdıkları değer kazandı. Edebiyat daha zamanla ilişkili bir şey. 50 yıl sonra da kendini ifade edebiliyorsa, o eser iyidir. O yüzden Shakespeare hâlâ oynanıyor. Dahiyane zekası anlaşılmaya çalışılıyor. Belki o zamanlar hiç anlaşılmadı.

“Önce iyi insan sonra iyi oyuncu olmalıyım”

- Bir hikayenizde, “Yalansız bir tiyatro” yapmak için yalanın başkentine gelecektim...” diyorsunuz.

Sinemayı kendi coğrafyamda yapabiliyor olsaydım belki de hiç gelmeyecektim İstanbul’a. Ya da tiyatroyu… Çünkü aşığım sahneye. Sinema ve dizi de yapsam sahne başka. 21 yıldır hiç ara vermeden tiyatroda rol alıyorum. Tiyatro aynı zamanda beni var eden şey. Sürekli öğrenme ve içselleştirmeyle de ilgili. Çalışmak, kendini geliştirmek gerektiğinden serüveniniz hiçbir zaman bitmiyor. Emekli olup kenara çekilmek diye bir şey yok. Zamanla yaşam biçimi haline geliyor.

- Birçok başarılı dizi ve filmde rol aldınız. Kırılma noktası olarak neyi, ne zamanı görüyorsunuz?

Oyunculuk öyle bir süreç ki, çok yetenekli olsanız da bir sonraki projenizde karakteri iyi çıkaramazsanız, iyi oynayamazsınız. O rol kötü olur. Her zaman kendinizi yenilemeniz, çalışmanız gerekiyor. Benim aslında tek isteğim önce iyi insan olmak sonra işimi iyi yapabilmek. O yüzden kırılma noktası dediğimiz olayı yer yer hep yaşıyorum zaten. Ben ilk sahneye çıktığımda da yaşadım bunu, son dizimde de. Bu bir kere olan bir şey değil, zamanla tekrarlanıyor.

“Sürekli birilerine benzetiliyorum”

- Hemen hemen her projenizde imajınızı değiştiriyoruz. Sosyal medyada sizi sürekli ünlü isimlerle benzetenler var...

Kadir İnanır’a, Yılmaz Güney’e, Fikret Hakan’ın gençliğine de benzetildim. Bizde değişim sadece içsel olmuyor, görüntümüze de yansıyor. Bu ülkede sürekli birilerine benzetilen sayılı kişilerdenim. Dayısına benzeten bile oluyor. Bir keresinde cast direktörü, “Ne şanslısın, bukalemun gibisin” demişti. Bu değişimler iyi oluyor. Bir şeye ya da bir imaja takılıp kalmayı hiç sevmedim. O yüzden tek tip rollerden de hep kaçındım.

22 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber