"İnsan kaç karat olduğunu bilir"

Bir yıl içinde beş kitap çıkaran Murathan Mungan: "Bir yazarın yazısı politikasıdır zaten. Benim kurumsal olarak hiçbir makamda gözüm yok. Süslü bir laf edilecekse, yeterince kalp kazandım"

Kağıt Taş Kumaş", "Kullanılmış Biletler", "Büyümenin Türkçe Tarihi", "Yedi Kapılı Kırk Oda" ve "Dağ"... Sinemadan öyküye, tiyatrodan şiire hepsi birbirinden değerli bu "beşibiryerde"yi, son bir yıl içinde tamamlayıp Türk edebiyatının gerdanına taktı Murathan Mungan. Kalemindeki sarraf, kalbindeki sözcükleri tarta tarta yazdı; en değerlisini buldu çıkardı, okurla buluşturdu. Mungan ile beş kitaplık bu zorlu ama bir o kadar da keyifli süreci konuştuk. Bitmesi kolay olan "Dağ"dı. "Yedi Kapılı Kırk Oda"da çok uzun zamana yayılmanın getirdiği, hikayeye her yeniden dönüşte bir aşk, bilgi, hafıza tazeleme gerekeliliği vardı. Yani kitapları o kadar fazla bekletmemek gerektiğini bana en çok öğreten "Yedi Kapılı Kırk Oda" oldu. Bir yılda beş doğum... Hangisi daha kolay oldu? Evet. Masa başı çalışması ve iç seyahati çok uzun sürdü çünkü. O yüzden mi onun için "Canıma okudu" dediniz? "Çalışkanlık göze batıyor" Anne-baba olmanın çok zor bir rol olduğunu düşünüyorum. Bir çocuğun babası olmamanın eksikliğini hayatınızda hiç duydunuz mu? Bu zorluğu idrak etmiyor, sadece söylüyorlar. İdrak başka bir süreç başlatıyor. O kadar çok büyük bir emek ve zaman istiyor ki, çocuk sahibi olan yakın arkadaşlarımdan da biliyorum, kendi payıma bunun eksikliğini hiç hissetmedim. Hiç. Bir de böyle bir şeye kalkışsaydım eğer bu kadar verimli olamazdım, bu kadar çok çalışamazdım; çünkü bende neredeyse suçluluk düzeyinde bir sorumluluk alma bilinci var. Çocuğun çok büyük bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Ama herkes bunu söylüyor; sizin gerekçeniz başka olmalıydı sanki... Bu konuda iki şey söylemek isterim. Bir, o kadar tembel bir milletiz ki çalışkanlık çok göze batıyor ne yazık ki. İkincisi, ben ayrıca çalışkanım ama Batı'ya baktığım zaman benimkinin o kadar da hayrete şayan bir şey olmadığını görüyorum. Adamın biri Moskova gezisine gidiyor, günlükle dönüyor. Kazancakis'in günlüklerini düşün. Yazarın yazıyla kurduğu süreklilik ilişkisi vardır. Bu Batılı aydın terbiyesinin de getirdiği bir şey. İşimiz yazı yazmaksa elbette yazı yazacağız. Bazen, hakkımı vermekte kalbi cömert olamayan insanların "Başka bir fazileti yok, sadece çalışkan" demeye getirdiğini görüyorum. Onları da anlıyorum. Bu da yok sayma kültürümüzün bir parçası. Evet verimliyim, üretkenim ama bu makineleri sürekli çalışır tutmak için demin sözünü ettiğim yaşamında birçok şeyden vazgeçmek de bunun bir parçası; sürekli okumak, çalışmak, dünyayı izlemek, değerlendirmek, kendini yenilemek... Hep bir "üretken yazarımız Murathan Mungan" sözü dolaşıyor. Bir yıl içinde beş kitap, tek başına üretkenlikle açıklanacak bir şey değil. Bu kadar da ağır ağır kitaplar üstelik. Gençken belki takdir edilmek, ödül almak, övülmek istiyorsun ama şimdi sadece çok iyi bir şey yazmak istiyorum. Elbette bunun beğenilmesi hoş bir şey. Ama yazı masamda, kendimle kaldığımda en önemli motivasyonun artık bu olduğunu görüyorum. Ne motive ediyor sizi en çok? Öncelikle çok derinde bir yerde bir insan kendinin kaç karat olduğunu biliyor. Ben buna çok inanıyorum. Yani bütün o böbürlenenler, şişinenler bile gece kimse yokken yatağa yattıkları zaman içlerinde bir emniyetsizlik hissi onları yokluyor. Bütün o sataşmaların, ısırmaların altında kendi yazdığınla kurduğun güvensizlik ilişkisinin yattığını düşünürüm. Yoksa güzel bir şey herhalde kaybolmaz. Yani tabii ki her zaman güvendiğin insanlar vardır edebiyat zevkine. Ama bir insanın en büyük başarısı kendi tercih ettiği şey konusunda katettiği yoldur. Kim karar veriyor yazdığınızın iyi olduğuna? "Kağıt Taş Kumaş"ın tiyatro dünyası için çok önemli bir açılımı olduğunu düşünüyorum. Şu anda üç dile çevriliyor. "Yedi Kapılı Kırk Oda" kötü bir kitap da olsa yayımlayacaktım; çünkü o kadar boğuşmuştum. Bunların lezzetleri ayrı. Mesela Belçika'daki çevirmenim bitirdikten sonra üç gün üst üste okumuş bunu, "Yunancaya çevireceğim, sakın kimseye verme" dedi. Benim için bu cümle bir ödül. "Eski sevgililerinden hangisini daha çok seviyordun?" diye sormak gibi bir şey bu. Ne diyeceğim ki ben sana? Oranlayamıyorum. Bu yıl çıkardığınız beş kitaptan hangisi daha ağır basıyor sizin için? "Telefon rehberi de çıkarsam okuyacak" Vardır herhalde; çünkü okur dediğin homojen bir şey değil. Ama genel anlamda bir kesim var, telefon rehberi de çıkarsam okuyacak onlar; banko. Genel olarak yazılarınızı okuyorum diyenler de var yalnız şiirimi tercih edenler de. Ama farklı yaş kesimleriyle ve farklı inanç kesimleriyle de ilişkim çok sağlam. Okur ne düşünüyor? Mesela sizin sadece şiirlerinizi okuyup öykülerinizi okumayan var mıdır? Mesela imza günü kuyruklarımda çok fazla türbanlı kız görebilirsiniz. Benim dikkatimi çekmemişti ama başkaları bunu çok sorunca ben de dönüp baktım ve evet dedim. Sadece bir kimlik krizi yüzünden okunan bir yazar değilim. Yani siz edebiyat yapıyorsanız ve iyi yapıyorsanız okur kitapla kendi arasında bağı kuruyor. Farklı inanç kesimleri? 2007 özelinde değil de son yıllar için bir şeyler söyleyeyim. Garajistanbul'un varlığı benim için heyecan verici oldu. 2008'de bitirirsem muhtemelen orada sahnelenecek bir oyun yazıyorum "Mutfak" diye. Tiyatroyu çok fazla takip edemiyorum. Ama küçük grupların denedikleri şeyi seviyorum. Sinemada ne olursa olsun büyük bir atılım görüyorum. Çok heyecanlandıran, uçuran bir şey olsa hatırlardım herhalde. Bir şey olmamış belli ki. Son izlediğim Pelin Esmer'in "Oyun"unu çok sevdim. Kısa metraj ve belgesel çeken genç arkadaşları çok önemsiyorum. Onlar ciddi bir yerden geliyor, bir şeyler söylüyor. Şimdi hem sinema hem tiyatro anlamında 2007'yi genel olarak değerlendirmenizi istesem... "Mevlana'nın çocukları değiller!" Coğrafyadan bir dağ ismi söylemek zor açıkçası; bu kurgulanmış bir dağ. Ağzımdan çıkacak her bir sözcük bu "Dağ" kitabının felsefesinin dışına götürür beni. Aksine ben bunu kendi yüklendiğim, taşıdığım dağ diye açıklamaya çalışırım. Kendimden dağ yapmayı da biraz böyle anlıyorum. Elbette bir metafor bu. Böyle okunacak ama Türkiye'de biliyorsun mecaz okuma kabiliyetimizi çok kaybettik. Eğer kaybetmeseydik Hrant Dink bir ironik cümlesi için öldürülmezdi ve biz "Hepimiz Ermeniyiz" sloganı attık diye bu kadar çok kafalar karışmazdı. Ne yazık ki Mevlana'nın çocukları değil bunlar. Mevlana'yı tanısalardı bu sözün bir mecaz olduğunu anlarlardı. Yeni şiir kitabınız "Dağ"ı Murathan Mungan'ın kendi dağı olarak da okumak mümkün. Bu dağ Everest mi, tanrılarla dolu Nemrut mu? Nasıl bir dağ? İlk kitabımdan bu yana Hakikat'le ilişkim önemlidir. İkincisi, yazarlığımın çok önemli bir parabolü olduğunu düşünüyorum; yani geçen süre içinde yazı macerama baktığım zaman, yazının bulunduğu topraklar olan Mezopotamya ile Batı arasında bir ilişki kurmaya çalışıyorum. Yani bir coğrafyanın kültürel mirasını çok önemsiyorum. Tasavvuf benim için hem bu toprakla hem de belki aşkınlık dediğimiz şeyle ilgili. Fakat tasavvuf sözcüğünü ağzıma aldığımda çok çekiniyorum. Günümüzde o kadar çok turistik eşya muamelesi görmeye başladı ki tasavvuf ve benzeri terimler, açıkçası kaçınır oldum. Bu, benim içsel yolculuğumda kendimi, dünyayı anlama, Hakikat'le ilişki kurma yollarından biri demeyi tercih ediyorum. Tasavvuf anlayışı önceki şiirlerinizde de görülüyordu. Ama "Dağ"da başka bir merhale var sanki. "Kocamla sizin şiir kitabınız sayesinde tanıştık, evlendik ve oğlumuza sizin adınızı verdik" Konya'da imza gününde 12-13 yaşlarında bir çocuk geldi; böyle zeytin tenli aydınlık yüzlü bir çocuk, "Adın ne senin?" diye sordum, "Murathan" dedi. Çok heyecanlandım, "İlk defa bir adaşıma kitap imzalıyorum" dedim. Çocuğun annesi başını okşadı ve "Kocamla sizin şiir kitabınız sayesinde tanıştık, evlendik ve oğlumuza sizin adınızı verdik" dedi. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bunun gibi birçok örnek görüyorum insanların hayatlarına sızdığım. Bu, çok başka kaynak sularından beslenen ve sen kendine baktıkça, sen seni sürdürdükçe devam eden bir ilişki. Siz okurunuza güvenirsiniz; "Elli Parça" çıktıktan sonra, bitmeyen çalışmalarınızı okurlarınıza emanet etmiştiniz. Gerçekten böyle gözü kapalı emanet edebileceğiniz bir okur kitlesi var mı Türkiye'nin? Şimdi öykü kitabıyla bir tiyatro kitabı hiçbir zaman ne aynı satar ne de aynı okunur. Okuma alışkanlıklarıyla ilgili bir şey bu. "Dağ" çok yeni daha; ama mesela benim şair yanım her zaman okurdan ilk ilgi toplayan olmuştur. Şu ana kadar en çok "Yedi Kapılı Kırk Oda" imzaladım. Okur nasıl değerlendiriyor bu beş kitabı? Hangisine daha çok ilgi gösteriyor? "Şair ve yazar olarak yaşadım, öyle ölmek istiyorum" Neler hissettiniz? Vedat Türkali'nin ya da diyelim Mihri Belli'nin, hâlâ imza toplarken, protesto ederken kalkıp gelmelerine çok özel bir saygı duyuyorum, ruhum ürperiyor. Ama o insanların hayatlarının neredeyse 70 yılını hâlâ demokrasi mücadelesine harcatan bu topluma da çok hayıflanıyorum. Artık o ve benzerleri, zamanında mücadelesini verdikleri demokrasinin keyfini çıkarmalılardı. Geçen hafta DTP'ye destek için Ankara'daydınız. Yanınızda 90 yaşında, gerçekten yürümekte zorlanan Vedat Türkali... Hepimiz adına hayıflanıyorum tabii. Uğruna mücadele ettiğimiz şeyler 40 yıl önce kazanılması gereken şeylerdi. Bugün Kenan Evren ve benzerleri, o zamanlar şu konuda, bu konuda hatalıydık diye açıklama yapıyor. Şimdiki askerlerin hatalarını söyleyeceği tarihleri mi bekleyeceğiz? Hepimizin önemsemesi gereken Türkiye'ye barış içinde bir arada yaşama kültürünün yerleşmesi ve her türlü mücadele için sivil alanların açılması. Kendi adınıza da hayıflanıyor musunuz? Hayır. Bir yazarın yazısı politikasıdır zaten. Benim kurumsal olarak hiçbir makamda gözüm yok. Süslü bir laf edilecekse, yeterince kalp kazandım. Ben bir şair ve yazar olarak yaşadım ve öyle ölmek istiyorum. Sizin hep ideolojik bir duruşunuz oldu; hayatınızın bundan sonraki kısmında politikayı düşünür müsünüz? "İstanbul'u özlediğimde siyah-beyaz Türk filmleri izliyorum" Valla sokağa düşeceksiniz. Gözden kaçmış köşelerine zaman ayıracaksınız. Bir de İstanbul en iyi edebiyatla öğrenilir. Ben İstanbul'u özlediğim zaman onu anlatan eski yazarları okuyorum. Hiçbir şey yapamazsam İstanbul ansiklopedilerini karıştırıyorum. Bazen o siyah-beyaz Türk filmlerini sadece İstanbul görüntüleri için izliyorum.Mesela çok üzüldüğüm bir şey: İstanbul'un çok güzel sokak adları vardı; her gelen değiştirdi. O sokaklara eski adlarını iade etmek lazım. Bırakın Ağaç Çileği Sokağı, Bağ Odaları Sokağı densin. Yelkovan Yokuşu densin. İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti, biliyorsunuz... Bu kentin tadı nasıl çıkarılır? Yok. Ama ben tersini yaptım. Bir kitabıma bir sokağın adını verdim: "Timsah Sokak Şiirleri". Eğer o sokakta yaşayan ünlü bir şahsiyet varsa onun oturduğu apartmanın önüne bir plaket asılır ama sokağın adı değiştirilmemeli. Bu, tarihin kıymetini bilmek değil. O tarihin parçasını, o şiirli adlarla yaşatmalı. Sizin adınızın verildiği bir sokak var mı? Ben sahip olduğu, kazandığı ve savunduğu şeyler için özür dilemeden yaşamasını bilenlerdenim. Hiç ilgisi yok ama sormadan edemeyeceğim, "Hem yakışıklı hem bakımlı hem de yazar-şair" olmanıza sinir olanlar var... Bu enerjiyi hissediyor musunuz?

Türkiye: Mektup çöpe atıldı, yanıtı Barış Pınarı HarekâtıCNN Türk'e konuşan Cumhurbaşkanlığı kaynakları, ABD lideri Trump'ın diplomatik nezaketten yoksun mektubunun reddedildiğini söyledi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber