“Kabrini görünce kalbime bıçak saplandı sanki”

“Yağmur: Kıyamet Çiçeği” filminde Kazım Koyuncu’yu canlandıran Engin Hepileri: “Kabristanı gördüğüm an kalbime bıçak saplandı sanki. Kendimi şöyle avutuyorum; biz en saf, en temiz yerinden bir şey yaptık. Yaptık ve ona gönderdik”

“Kabrini görünce kalbime bıçak saplandı sanki”

Engin Hepileri bundan yaklaşık bir yıl önce, tiyatro oyunu “Katil Joe” için bir araya geldiğimizde Kazım Koyuncu’yu canlandıracağı filmden de bahsetmişti biraz. “Nasıl geldi bu teklif?” diye sormuştum, “Bilmem, burnu gördüler, ‘Tamam, bu’ dediler herhalde” demişti gülerek. Kazım Koyuncu’nun hayatından izler taşıyan “Yağmur: Kıyamet Çiçeği”
bu hafta vizyona girdi. Hepileri
sadece burnuyla değil, her şeyiyle Kazım Koyuncu’ya çok benziyor filmde. Bu kez buluşup filmi, “Kazım Koyuncu olmayı” ve yeni röportajlara vesile olabilecek yeni projelerini konuştuk.

Kazım Koyuncu’yu oynamak için Kazım Koyuncu’ya benzemek önemli mi?

Tipoloji önemli sinemada. İnandırıcılık için, seyirci önem verdiği için... Ama sadece o insana benzemek yetmez onu canlandırırken.

Bu, Kazım Koyuncu’nun hayatını anlatan bir film değil, o beklentiyle gidenleri uyaralım...

Biz burada Kazım’ın hayatını değil, hayat görüşünü işliyoruz. Karadeniz’e dair, onun görmek istediği vatana dair bir şeyler söylemek fikriyle yola çıktık. “Kazım Koyuncu filmi”, Kazım Koyuncu’ya yakışan bir şey değil zaten. Onun da hoşuna gitmezdi.

Seyircinin hiç bilmediği Ahmet diye birini canlandırmaktan daha zordur herhalde herkesin bildiği, sevdiği birini canlandırmak?

Ahmet’i canlandırırken özgürsün. Çalışırsın, oynarsın, belki biraz doğaçlama yaparsın. Biri bir şey derse “Bu benim Ahmet’im” dersin. Ama burada sınırların var. “Bunu yaparsam Kazım için iyi olmaz”ı, “Bunu yaparsam Kazım’ı sevenler için iyi olmaz”ı düşünmek zorundasın. Bu bir sorumluluk. Ben bu sorumluluğu alma konusunda bir dakika bile tereddüt etmedim.

Nelere dikkat etmek gerekti onu canlandırırken?

Kazım normal hayatta parlak bir adam değil, hiç ortaya atmıyor kendini, hep mütevazı duruyor. Sadece sahnede parlıyor. Onu canlandırırken ön plana çıkmaya çalışmak, göz kamaştırıcı olmak doğru olmayacaktı. Ona dikkat ettim.

Nasıl hazırlandınız role?

Her şarkısını defalarca dinledim. Konserlerini, kendi çektiği görüntüleri izledim. Sevdiği şairlere, yazarlara baktım. Ama burada, onu tanıyanlarla konuşmak istemedim. Arkadaşlarına falan gidebilirdim belki ama... Herkesin kafasında bir Kazım var. Sorsam kafalarındaki Kazım’ı anlatacaklardı bana. Benim de kafamda bir Kazım var. Ben onu bile dinlememeli, profesyonel bir oyuncu olarak bir Kazım yaratmalıyım. Bir de burada oturarak onu konuşmak başka, köyünde, annesinin, babasının yanında onu konuşmak başka... Bütün enerjimi oraya sakladım. Hopa’ya gidip de babasının, annesinin gözlerine bakınca iş değişti. Bütün duygu selimi orada yaşadım. Çok içten, çok güzel insanlar... Allah uzun ömür versin...

“Yemek sahnesindeki dolmaları annesi yaptı”

En duygulandığınız an?

Kabristanı gördüğüm an kalbime bıçak saplandı sanki. Babasının gözlerime bakıp “Sen mi oynayacaksın Kazım’ı?” dediği bir an var, onu da hiç unutamam. Onun sırtımızı sıvazlaması çok önemliydi. Filmdeki o yemek sahnesindeki dolmaları annesi yaptı. Masada duran biber turşusu annesinin turşusu, Kazım’ın çocukluğunu oynayan oyuncunun kazağı Kazım’ın kazağı... Bunlar çok güzel şeyler.

İzlese ne derdi diye düşündünüz mü?

Tabii. Keşke onunla izleseydik filmi. Kendimi şöyle avutuyorum; biz bir şey yapmaya çalıştık, en saf, en temiz yerinden... Yaptık ve ona gönderdik. Böyle düşünüp kendimi rahatlatmazsam çok duygusal bir adam olduğum için hemen çöküyorum çünkü.

Ne kaldı size bu rolden?

Duruşu, insanlığı, naifliği, sadeliği, sözünün eri hali, “Böyle de yaşanabilir” fikri... Böyle; parlamadan, önlere çıkmadan, şekillere girmeden... Böyle de sanat yapılabileceğini ve çok fazla insana ulaşabileceğini gösterdi.

Tanışmıyordunuz değil mi?

Tanışamadım. Birçok şarkısını iyi bilirdim ama...

“Yemedim, az uyudum, 58 kiloya indim”

Kilo vermişsiniz rol için...

Evet, yedi kilo.

Nasıl verdiniz?

Yemedim, az uyudum...
Zaten çok çalışıyordum o ara.
Günde iki-üç saat uyuyordum.
Bir öğün atladım hep. 58’e indim.

Saçı uzatmamışsınız ama peruk kullanılmış...

Teklif geldikten dört ay sonra çekime başladık. Zaman yoktu. Derya Ergün işinin ehlidir, gerçekten saçtan bir peruk yaptı, onu kullandık.

Siz Karadenizli değilsiniz değil mi? Nasıl buldunuz oraları?

Bursalıyız. Ama babamın dedesinin babası Trabzon’dan gelmiş, ben de sonradan öğrendim. Çok sevdim oraları. Müthiş bir doğası var. Yağmur yağınca orada yağıyor. Su akınca orada akıyor. Müthiş bir dokusu var toprağın. Orada da şehirde aynı İstanbul’daki gibi bir itiş kakış söz konusu. Ama dağlara, köylere çıkınca hayat inanılmaz değişiyor, güzelleşiyor. O özlediğimiz köy hayatı, insanların birbirleriyle diyalogları, esprileri, o yemekler... İnanılmaz!

“Bilmiyorum, dizi yapayım mı?”

Yeni projeleriniz neler?

“Katil Joe”ya devam ediyoruz.
Eylülde yeni bir oyunumuz olacak. İki filmim daha var vizyona girecek olan. “Çalsın Sazlar” ve “Bana Adını Sor”.

Dizi?

Ya bilmiyorum, yapayım mı?

İyice tahmin edilemez bir hal aldı değil mi dizi piyasası?

Eskiden iyi yapımcı, iyi senaryo, iyi oyuncu varsa “Aa hemen girerim” diyordun. Şimdi üçüncü bölümde ne senaryolar, ne oyuncular gitti... Daha da gidecek, ocakta büyük kıyım var. Ben de ne yapacağımı bilmiyorum. Çok şükür, çok güzel şeyler okuyorum. Ama kafam çok karışık.

Kayak yapıyordunuz siz değil mi? Bu kış için kayak planlarınız var mı?

Kayak, büyük sevdam. Çok küçükken başladım. Üç yaşında kayak yaparken fotoğraflarım var. Sabah gündeme göz atıp hemen kar kalınlıklarına bakarım. Geçen hafta çok güzel kar düştü Kartalkaya’ya ama lodos yaptı hafta sonu, eritti karları. Şimdi o lodos kar getirecek diye bekliyoruz. İnşallah önümüzdeki hafta güzel bir yağış olursa gideceğim. Doğayla başka bir bağ kuruyorsun kayarken. Tepede müthiş bir sessizlik oluyor. Sadece spor olduğu için değil, beni alıp götürdüğü için de seviyorum kayağı. Ben kendimi götürüp oraya bırakıyorum, kayak da beni alıp götürüyor. Tatil denen şey o benim için.

Çocukken hiç oyuncağı olmadı,dolmuşunu oyuncakla donattıOsmaniye’de çocukken hiç oyuncağı olmayan halk otobüsü şoförü 28 yaşında ki Fatih Çokan, çocuklar için otobüsü oyuncaklarla doldurdu. Çokan, otobüsündeki oyuncaklarla hem oynuyor hem de otobüse binen çocuklara hediye ediyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber