Geri Dön

"Kulenin yıkılışını ağlayarak yazdım"

"Bir sürü insan bana saldıracak, biliyorum"



     

     Bir Gün, Gece"nin bilgisayar çıkışlarının 20’nci sayfasında soluklanmak için durdum; sormak için: "Ben kendimde bunu, bunları yazma yetkisini, hakkını görür müydüm?" Yazar nerede durmalıdır? Durmalı mıdır?
     Mine G. Kırıkkanat, "Bir Gün, Gece"de kendini edebiyatın şehvetine kaptırıp doğanın ve tarihin önüne geçiyor ve yaşamadan unutmaya çalıştığımız bir meşum geleceği dilin çekim gücüyle geri getiriyor: Büyük İstanbul Depremi. Bir değil, iki deprem. Yetmedi mi? O zaman alın işte bir de Türkiye’nin ABD ve AB tarafından işgali.
     Sorunca şöyle dedi Mine: "Eğer Paris’te değil de, burada, İstanbul’da yaşıyor olsaydım, bu kitabı yazabilir miydim, bu kadar acımasız olabilir miydim, bilemiyorum."
     Gogol, 1836 Haziran’ında Rusya’yı terk ettiğinde, düşüncelerinin, adının, yapıtlarının "Rusya’ya ait olacağı" konusunda ısrar eder ama yazarın ölümlü kısmı "uzaklarda olacaktır". Çünkü Gogol, Rusya’yı ancak uzaktayken gerçekten sevebilmektedir.
     Mine’nin "ölümlü kısmının" bu ülkede olmaması onu bu ülkenin gerçeklerine, bu gerçeklerden kaçmak zorunda olan bizlerin aksine yaklaştırıyor.
     Zaten bu uzaklık ve yakınlık, gel ve git, vur ve kaç oyunları değil midir edebiyatla hayatın birbirlerini sobeledikleri yer?
     
     Esin kaynağım 1999 depremiydi. Oğlumun dedesi ve akrabaları Yalova’daydı. Ve bundan çok etkilendim ben Paris’te olmama rağmen. İstanbul’a geldiğimde titreyerek uyanıyordum. Ve Paris’te hâlâ titreyerek uyanıyorum.
     
     Kesinlikle haklısınız. Bu tür durumlarda olaya, felakete belli bir mesafeden bakmak gerekiyor. Edebiyat için bu şart.
     
     Sanırım eğer Türkiye’de yaşasaydım bu romanı bu kadar acımasızca yazamazdım. İnsan ölmek ister mi? Elbette ki istemez. Bugün İstanbul zaten ne yapıyor? Depremi görmezlikten geliyor.
     
     "İstiyorum ki insanlar gözlerini açsınlar"
     Acımasız yazdığımın farkındayım. Kitapta iki tane deprem oluyor. Bir taneyle yetinebilirdim. Hayır. İki deprem yazdım. Yani afeti büyüttüm ve çoğalttım. Çünkü insanlar gözlerini açsın istiyorum. Ben metafizik bir yanım olduğuna inanıyorum. Dinsizim fakat Tanrı evrendir düşüncesinden hareket ediyorum ve hepimizin de küçük birer Tanrı olduğuna inanıyorum. Bu inançtan yola çıkarak görevimi yapmak gibi bir duyguyla başladım bu kitaba.
     
     Ağlıyordum. Galata Kulesi’nin yıkılış sahnesini ağlayarak yazdım mesela. Bu roman herkesten önce beni ağlattı. Kocam sakinleştiriyordu.
     
     Siz Türkiye’nin ileriye gitme safhasında içeriden bir şey gördünüz mü? Atatürk, Batı’ya bakarak yapmadı mı İstiklal Savaşı’nı? Bana Türkiye’nin oturup kendi iradesiyle karar verip de yaptığı bir şey gösterir misiniz Allah aşkına! Son demokratikleşme reformlarını bile AB’nin zoruyla yapıyoruz.
     
     "Bir grup politikacıyı linç ettiriyorum"
     Evet çok yoğun bir öfke. Zaten kitapta da gördüğünüz gibi bir grup politikacıyı linç ettiriyorum. Eh, ama böyle.
     
     Ben bu kavramları değişmez kavramlar olarak görmüyorum. Ben de bir Jakobenim ama benim Jakobenliğim 1789 Fransız İhtilali’nde icat olmuş bir Jakobenlik değil, zamana uydurulan bir Jakobenlik.
     
     "ABD düşmanlığımı kimse tartışamaz"
     Ama Türkiye’de çürümemiş tek kurum ordu. Çürümemiş başka tek bir devlet kurumu gösterebilir misiniz bana? Elbette ben kurumu savunuyorum. 12 Mart, 12 Eylül darbelerinde o kurumun başında olanları değil. Ama 61 Anayasası’nı da yine Türk ordusuna borçluyuz.
     
     Özellikle bu meselede cevabım hazır: Amerika’da "Geceyarısı Ekspresi" çekildiği zaman Türkiye, Amerika’ya düşman olmadı. Ben de Amerikan Konsolosluğu’nu kurgu gereği bombalattığım zaman Amerikalıların çok kızmaması gerekir. Ve söyleyebileceğim şey şu: Jakobenliğim, anti-demokratikliğim tartışılabilir ama tartışılmayacak tek şey Amerikan düşmanlığım. Ama tabii Amerikalıların değil, ABD hükümetinin düşmanıyım.
     
     Bu roman başkaları için fedakarlık yapabilen insanların kahraman olduğu bir roman. Ama bu kitabın sonunu siz yazacaksınız, Türkiye’de yaşayan insanlar. Ben bu ülkeden yürekli insanlar çıkacağına inanıyorum. Ama yine de gerçek savaş Türkiye’yi paylaşmak isteyen yabancı güçlerin arasında olacak. n
     
     Kaçan olur mu bilmiyorum ama çok saldıranlar olacağını biliyorum; "Bu kadar da korkutulmaz insanlar, bu kadar da moral bozulmaz" diye.
     
     1,5-2 yıla yayılmıştır ama aylarca yazmadığım da oldu.
     
     Çok az şeyi güncelleştirdim aslında. Sabiha Gökçen Havalanı, Irak savaşı sırasında Amerikalılar tarafından kiralanmadan çok önce romanda Amerikan üssü yapmıştım ben orayı. Irak Savaşı başladığında ben romanın hemen hemen üçte ikisini bitirmiştim. Ve sonra baktım ki, her şey yerli yerine öyle bir oturuyor ki... O zaman kendi kendime bir misyon üstlendiğime inanmaya başladım. Çünkü söylediğim her şey doğru çıkıyordu.
     
     Feride benim annemin adı, Bozkır ise annemin kızlık adı, hâlâ yeğenim tarafından taşınıyor. Tabii ki kitapta otobiyografik öğeler söz konusu. Ama kitabın girişindeki cinayet hariç. (Gülüyor.)
     

Müge Anlı canlı yayınında tüyler ürperten itiraflar!ATV ekranlarında yayınlanan Müge Anlı'nın programında kızını aramaya gelen Zeynep Ergül, kayıp Mehmet Muharrem Erbay olayını tekrar gündeme gelmesine sebep oldu. Geçen hafta canlı yayında gözaltına alınarak Jandarma'da ifadesi alınan Zeynep Ergül açıklamaları programa damga vurdu. İmam olan ağabey Cahit Ergül'ün itirafı herkesi şoke etti.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber