Geri Dön

Meclis yeni, anayasa eski

23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandığında 1876 Kanun-ı Esasi'si yürürlükteydi ama temel hiçbir kurum ve ilkenin uygulanabilir olmadığı açıktı. Makam-ı saltanat ve hilafetin kurtarılması için Ankara'da "millet adına" meclis toplanmıştı

Yolları ayrılmış olsa dahi, yoldaşların sorumlulukları bir ölçüde devam ederdi. 1926'da idam edilen ünlü Maliye Nazırımız Mehmet Cavid Bey'in oğlu, hepimizin tanıdığı Şiar Yalçın'ı, Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey büyütmüştür. Aynı zat, evvelce beraber oldukları fakat sonra yolları ayrılıp muhalif cepheye geçen ve İznik'teki feci hadisede linç edilen Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey'in kendisine sığınan eşini ve oğlunu himaye etmiş ve yurtdışına göndermiştir. Bu çocuk ünlü büyükelçimiz Zeki'dir (Kuneralp). İttihatçılar nerede olursa olsun birbirleriyle ilişkileri olan, belirli zamanlarda ortak hareket edebilen bir zümreydi. İstanbul'daki Fransız işgal komutanı Franchet Desperey "Her şeye rağmen bütün dinamizmin miskin ve çürük ihtiyar Türklerde değil, bu genç Türklerde olduğunu" haklı olarak belirtmiştir. Cumhurbaşkanımız Celal Bayar, Demokrat Parti'nin baş kurucusudur ama "Benim partim" diye söz ettiği Demokrat Parti değil, İttihat ve Terakki idi ve o Yassıada'da dahi İttihatçıydı. İttihat ve Terakki Fırkası 1918'in sonunda kaybedilen savaşın ardından kendini feshetse ve önderleri yurtdışına iltica etse de, Türk siyasi hayatından çekilmiş değildir. İttihatçılık bir "şiar" yani misyondu ve İttihatçı demek hayatları pahasına dayanışma içinde olan yoldaşlar topluluğu demektir. Hiç kuşkusuz önde gelen İttihatçılar dışarıdaki Enver Paşa'nın yanında olsalar da, geniş üye zümresi her yerde Ankara'daki hükümetin etrafında toplandı. Partinin asıl unsurları Enver ve Talat Paşa'nın adamlarıydı. Ankara'ya Enver'i getirmek için her türlü siyasi manevrayı denediler ama eski İttihatçılar Milli Mücadeleye katıldı. Mütareke İstanbul'unda devlet ve cemiyet hayatı acaba nasıldı?Osmanlı imparatorluk toprakları yani Memalik-i Mahrusa mütareke anında tespit edilen sınırlara rağmen, daha geniş ölçüde işgal edildi. Yakındaki barış anlaşması açıkçası küçülmüş bir Türkiye ile yapılmak isteniyordu. Asıl önemlisi başkent işgal altındaydı, padişah ve hükümet oradaydı fakat kentin statüsünün ne olacağı tartışılıyordu. İşgale rağmen devletin hükümranlığı devam ediyordu. Şüphesiz her bakanlık (nezaret) ve her devlet ofisi işgalcilerin denetleme ve müdahalesine açıktı. Mesela Osmanlı arşivlerine bile bakıldı ve o zaman "Ermeni tehciri" ile ilgili önemli deliller çıkaramadılar. Osmanlı başkentinde sefaretler ve sefirler vardı. Mesela parçalanan Rusya'nın bünyesinden çıkan Ukrayna ve Azerbaycan sefirleri İstanbul'daydı. Sonradan Sovyetleşen Azerbaycan'ın sefiri Abilof ise Ankara'ya gönderildi. Osmanlı devletinin sefaretleri de dış dünyada temsile devam etti; yenilmiş ordumuz dağıtılmış değildi ama silahlara el konmuştu ve gözetim altındaydı, bütün nezaretler de öyleydi. Ama devlet ve bürokrasi 1920'den itibaren Ankara'nın emrine girecek unsurları derhal çıkardı. Asıl önemlisi Maraş, Antep, Urfa ve Çukurova'daki yenilgisinden sonra Fransa işgali pek yürütemeyeceğini anlamıştı. Britanyalı müttefiklerinin tavrı Fransa'yı Anadolu tarafına itti. İtalya ise harbin bittiği anda müttefikleri İngiltere ve Fransa'nın ne olduğunu gördüğünden ve bilhassa Batı Anadolu'da Yunanistan'ın kendi çıkarlarına karşı bu iki devlet tarafından kullanılmasından dolayı çoktan Milli Mücadele'yi desteklemeye hazırdı. Hükümranlık devam etti Başkentimizde sadece Britanya ve yerli destekçilerinin yarattığı terör esiyordu. Sur içindeki İstanbul Fransızlarındı ve burada Anadolucu gruplar daha rahat hareket edebiliyordu. Kadıköy bölgesinde ise İtalyanlar vardı. Karışmama ve iyi geçinme ilkesini ilan ettiklerinden, İngiliz işgal komutanlığı Üsküdar ve demiryol boyuna el atmıştı. İstanbul'da ise görülmemiş bir fakirliğin yanı başında sefahat, sanat hayatının yanı başında değişik siyasi partiler ve sendikalaşma hareketi de görülüyordu. Siyasi tarihçiliğimizde bunu merhum Profesör Tarık Zafer Tunaya yeterince tasvir etmiştir. 19 Mayıs 1919'da Samsun'dan başlayan hareket Erzurum ve Sivas kongreleri bizim siyasi hayatımızda yeterince incelenmiş değildir. Merhum milletvekili Mahmut Goloğlu'nun III. Meşrutiyet diye bahsettiği bu dönem; İstanbul'daki hükümete karşı padişah ve halifenin hukukunu korumak adına yapılmış bir darbeydi ve darbe parlamento kurumu ve meşruiyet esaslarına aşırı dikkat gösteriyordu.1876 Kanun-ı Esasi'si anayasal bir monarşinin belgesiydi. Bu hükümet ise meclis üstünlüğüne dayanan, anayasacıların konvansiyonel dedikleri bir sistemin hükümetiydi. Şunu belirtmek gerekir; Damat Ferit Paşa'nın kısa süren hükümetleri dışında İstanbul'da kurulan hükümetlerin zaman zaman bir ölçüde Ankara ile uzlaşmaya, hiç değilse zıtlaşmamaya gayret ettikleri açıktır. Mesela Ankara Antlaşması'ndan sonra Paris'te Ankara hükümeti de bir elçilik açtı. İstanbul hükümetinin temsil edildiği imparatorluk sefareti de oradaydı. Müfit (Tek) Bey ile İstanbul'un temsilcisi Muhtar Bey hiç de öyle Federal Alman ve Demokratik Alman sefirleri gibi davranmıyormuş. Hatta bir resmi yemek verildiğinde, imkanları olmayan Ferit Bey'in Muhtar Bey'den yemek takımları ve mobilyayı ödünç aldığı da olurmuş. İmparatorluk bürokrasisi önemli ölçüde Türkiye'nin geleceğini Ankara'nın kurduğunu görüyordu. Meclis üstünlüğü hükümeti 1920 yılı 23 Nisan günü toplanan TBMM'yi oluşturan mebuslar, tüm yetki ve dokunulmazlığı Britanya işgal güçleri tarafından yerle bir edilmiş, sürülmüş ya da Ankara'ya sığınmış kişilerin yanı sıra; Anadolu'daki kongrelerin ve yerel güçlerin yolladığı temsilcilerdi. Anadolu'dan yeni gelen mebuslarla birlikte İstanbul'daki meclisin her üyesi Ankara'daki meclisin de tabii üyesiydi. 1876 Kanun-ı Esasi'si yürürlükteydi ama temel hiçbir kurum ve ilkenin uygulanabilir olmadığı açıktı. Makam-ı saltanat ve hilafetin kurtarılması için Ankara'da "millet adına" meclis toplanmıştı. Meclis başkanı yürütmenin de başkanıydı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'da dağıtılan son Meclis-i Mebusan'a Ankara mebusu seçilmiş fakat gitmemişti. Yeni meclise İstanbul'dan gelen üyelerden ve son Mebusan Meclisi Başkanı Celalettin Arif Bey de TBMM'nin başkan vekiliydi ve Ankara'daki meclis toplantısının açılış töreninde o da bir konuşma yapmış, oturumları da sık sık yönetmişti. Galiba yakın gelecekte Türkiye'nin Anadolu merkezli bir cumhuriyet olacağı hissediliyordu ve İstanbul hükümeti bu nedenle uyum havası içindeydi. Anadolu merkezli cumhuriyet

13 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber