Mektepli çocuklar dönemi

Mektepli çocuklar dönemi





Senelerce dağda kalsam herhangi bir ihtiyaç duymam. Yalnız başıma yaşamayı öğrendim çünkü. Muhallebi çocuğu gibi büyüyenlerin sonunda ne olduğunu görüyoruz. Onları küçük yaşta bu dünyanın kurallarına alıştırmak lazım. Anne ve baba bazı şartlarda iyi bir eğitmen değildir. Çünkü doğanın ona verdiği şefkat duygusunu yok edemezsiniz. İradeniz varsa onu kıyıda bırakmayı öğreneceksiniz ki adam olsun…" Melen'de eski harflerle başlayan eğitim hayatı Bandırma'da (ablası ve eniştesinin yanında) Latin harfleriyle devam eder. Bu değişikliğe uyum sağlamak başlangıçta zor olur Hüseyin bey için: "Ben köyden gelmişim, doğru dürüst tahsilim yok. Hoca herhangi bir mevzuyu anlatırken biz de yazdık… Nokta, virgül bunları söylüyor. Ben noktayı 'nokta' virgülü de 'virgül' diye yazıyorum. Kağıtları topladı gitti… Ertesi gün müydü, bir gün sonra mıydı, kağıtları dağıttı. Benimkine sıra gelince, 'Ne biçim yazmışsın noktayı, virgülü' falan dedi. Bayağı gurur kırıcı şekilde küçültücü sözler söyledi. Arkadaşlar da fırsat arıyorlar, 'Yuu, virgül yazmış, yuu nokta yazmış'. Bu bana kamçı oldu. Ondan sonra beni kimse tutamadı sınıfta. Aşırı derecede derse düşkün oldum. Hep önde olmaya çalıştım. Bu kırbacın tesiridir o. Fakülteyi bitirinceye kadar bu hırs bende devam etti."
Yeni harflerle Bandırma'da ilkokula devam eden Hüseyin Çetintaş üçüncü sınıftayken PTT'de memur olan eniştesinin tayini çıkar ve Bandırma'da tek başına kalır. Bu iki yılı bir berberin evinde pansiyoner olarak geçirir. "Babam ayda 20 lira gönderiyordu. Bu 20 lirayla Bandırma'da rahat yaşıyordum. Beş lira bir lokantaya, 10 lira eve veriyordum. Beş lira harçlık bana kalıyordu. O beş lirayı bir ayda bitiremiyordum… Müthiş bir balık tutma merakım vardı. Beş paraya dört tane sinek oltası alıyordum. İzmarit tutmak için. Onun ağzı çok ufak çünkü. Okuldan kaçar balık tutmaya giderdim. İstasyon şefinin oğlu arkadaşımdı… Akşam eve giderken okuldan gelmiş gibi gidiyorduk. Çeşitli otlarla elimizi yıkamaya çalışırdık ki balık kokmasın…" Hoşköy'den sonra Bandırma çok etkilemiş Hüseyin beyi. Elektrikle de ilk kez orada karşılaşmış. "Bandırma o zaman Türkiye'nin sayılı kazalarından bir tanesi. Bütçe kabiliyeti bakımından belediye olarak Türkiye ikincisiydi, Kilis'ten sonra geliyordu… Elektrik direği şehrin dışında bir yerdeydi. Çalıştıran bir Alman… Merak ediyorum nasıl yanacak diye, elektrik direğinin başında bekliyorum… Eniştem
geldi, omzuma dokunuyor arkadan 'Niye bekliyorsun' diyor. 'Elektriğin yanmasını bekliyorum.' Sonra öğrendim nasıl yakıldığını…"

"Dikel çekersin"
İlkokul bittikten sonra, Ahmet efendi oğlunu İstanbul'a göndermeye karar verir. 1933'te baba oğul İstanbul'a gelirler. Hüseyin beyi, Şarköylü bir aile dostlarının Emirgan'daki evine pansiyoner olarak yerleştiren Ahmet efendi, evin hemen karşısındaki Emirgan Ortaokulu'na da kaydını yaptırır. Giderken oğluna 'Okuyacaksın, yoksa köye gelir dikel çekersin (bağ kazmak)' der. "Okul muhteşem, çok güzel bir okul. Her tarafı mermer, pırıl pırıl. Hocalar çok değerli. Bandırma'dan oraya gidince köyden kasabaya gitmiş
gibi oldum. Bandırma vız geldi…" Bir yıl Emirgan'da okuduktan sonra Ahmet efendi oğlunu Haydarpaşa Lisesi'nde yatılı okutmaya karar verir: "Orada düzenli yaşamın rahatlığına kavuşmuştuk. Hâlâ özlüyorum
o hayatımı. Uykunuz saatle, yemeğiniz saatle,
eğlenceniz saatle, ders saatle… Akşam oluyor yatakhaneye çıkıyoruz, herkesin omzunda havlusu, ağzında diş fırçası… Çok güzel yemekler yapılıyordu Haydarpaşa'da. 60-70 litrelik düdüklü tencereler getirmişlerdi okula. Okulun ferahlığı… Tıbbiye
binası olarak yapılmış muhteşem bir binadır, altı metredir tavanları…"
Dört yıl Haydarpaşa'da okuyan Hüseyin bey,
Elazizli tarih öğretmeniyle tartışınca okuldan ayrılmak durumunda kalır. "O vakit pek fena sigara alışkanlığım var. Lüks mevkide sigara içmek yasak değildi galiba, öbür mevkilerde yasaktı. Ben de lükse giriyorum. Benim lüks mevkide oturmama kızmış bu adam. Vapurdan çıktık, ben onun hiç farkında değilim. Pazartesi günü geldi benimle dalaşıyor. Bazı hadiseler oldu ve ben okulu terk etmek zorunda kaldım…" Bu olaydan sonra liseyi lüks mevkide bitirir Hüseyin bey. Boğaziçi Lisesi'ne kayıt yaptırır. "Boğaziçi Lisesi'ndeki yemeklerimizi hiçbir zaman başka bir yerde yemedim, çok lüks bir okuldu. O zamanın süper zenginlerinin çocukları okuyordu. Bizim taksit (Haydarpaşa Lisesi) 66 liraydı, oranınki 166 lira. Kadir Has bizim okuldaydı, Adanalı Orhan Kozanoğlu, Haldun Simavi, Dilber Rasin, Zeki Kalkavan, Mustafa Yelkenci… Bunların içinde en gariban ben, şarapçı Ahmedin oğlu…" O yıllarda Hüseyin Cahid'in Fikir Hareketleri dergisini takip eden Hüseyin beyin en fazla para harcadığı yer kitaptır: "160 lira mı, 200 küsur lira mı almıştım o vakit, klasikleri toptan aldım. Hasan Ali Yücel'in çıkardığı klasikler vardı. Ben okul hayatımdan çok kültürümü onlara borçluyum. İnsana geniş bir ufuk veriyor, dünya görüşünüzü aydınlatıyor. Dünyanın sayılı yazarlarıyla, düşünürleriyle karşı karşıya kalıyorsunuz, onlarla konuşuyorsunuz. Ne yapayım kahvede."
1942'de liseden mezun olan Hüseyin beyin bundan sonraki hedefi Yüksek Mühendis Mektebi'ne gidip makine mühendisi olmaktır: "Yaradılışımda var bu benim. O gördüğün makineleri hep kendim yaptım aşağıda. Planlarını kendim çizdim. Beni bir yerde görürseniz hep makinelerle oyalanırım. Hayal kurma gücüm vardır; Kurar, makineyi çalıştırır, boyar, hatta onun sesini duyarım kulağımda." Ama babası, "Makine mühendisi olacağına patron olsana" der ve ikna eder oğlunu: "Kargacık burgacık kelimelerin içerisinde yanlış yapacaksın, uykun kaçacak… Babama karşı saygım hudutsuz. Bu adam doğru söyler, kaliteli adam, 'Ben yanlış yapıyorum' galiba dedim. Ebeveynlerin hatalarının neticelerine bakın. Ben o vakit tepkili motor icat etmeye çalışıyordum…" Ve 'Bütün faaliyetlerin temelinde ekonomi var. Bu benim için faydalı olabilir, beni tatmin ediyor' diye düşünerek İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne gider. Şişli'de babasının ortak iş yaptığı Yahudi bir ailenin evine pansiyoner olarak yerleşir. "Hiçbir zaman diploma almak için okumadım. Kültür, bilgi almak için okudum ve böyle hafız gibi günü gününe fakülteye gitmedim. Şişli'den tramvayla Tünel'e kadar gidiyorum, Tünel'den Karaköy'e iniyorum. Eminönü'ne yürüyerek gidiyorum. Balıkpazarı'nda enteresan bir şey varsa onu seyretmeden fakülteye gitmiyorum. Ondan sonra Beyazıt Kulesi'nin oradan fakülteye giriyorum. Hukukla beraber ders yapıyoruz, bazı derslerimiz müşterek. Medeni hukuka Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, anayasa hukukuna Ali Fuat Başgil geliyor. Maliye dersine bir Alman geliyordu, Neumark. Bu Alman geldiğinden bir sene sonra Türkçe konuşmaya başladı. Kessler geldi 33'te, 46'da gidinceye kadar hep tercüman vardı yanında." Bir süre sonra üniversiteyi bitiren Hüseyin bey, askerliğini Erzurum'da yapar. "Ankara'da kura çektik. 10634 Erzurum çıktı. Çok güzeldi, çok memnun oldum. Bütün şarkı gezdim orada, gönüllü olarak…"

Şarap da farklılaşır
Askerliğini de bitirdikten sonra 1950'de Hoşköy'e döner. 'Mektepli çocuk' 19 yıl sonra evine döner ve babasından işleri devralır. 29 yaşında kendi şaraplarını üretmeye başlar. "Kendimi bildim bileli şarabın içindeyim. Bu işletmeyi devam ettirmek azmindeyim
ve arzum kaliteli şarap yapmak. Fakat ne yazık ki kaynak yok. Evveliyatı yok, aileden gelen köklü tecrübeler yok. Yeni bir meslek ediniyorsunuz, danışacak kimseniz yok, yazılı eser yok. Allah razı olsun Ahmet Veli Akman, Ankara Ziraat Fakültesi'nden, A'dan Z'ye şarabı anlatıyordu. Her türlü özelliğini… O da benim gibi Hitler Almanya'sından kaçan hocalarla yetişmişti. Belki yabancı ülkede olsanız çeşitli kurslar, okullar… Dışarıya gitmeyi çok arzu ettim ama başaramadık. Savaş vardı, birtakım şeyler oldu… İşlerin başına mektepli çocuk geçince üretim anlayışı da şaraplar da farklılaşır... Evvela kendime küçük bir laboratuvar yaptım. Şarabın asit, yoğunluk ve alkol derecelerine baktım. Üç ana maddeyi bilmek zorundasınız. Rumların usulüyle çalıştığınız zaman sirke asitleri çok yüksek çıkar, uçar asitler. Bugünün içicisi artık bunu istemiyor… Bunları ölçmek zorundasınız. Rutin olarak ayda bir, 15 günde bir tahlil ediliyor. Üzümü bir defa buluyorsunuz, deneyi yapıyorsunuz, sonra ertesi seneyi beklemek zorundasınız. Laboratuvar senede bir defa çalışır. Laboratuvar dışında pres sistemini değiştirdik. Üzümü kırma ve sapından ayırma sistemimiz değişti. Artık salkımı ve kabukları şaraptan ayırmak zorunda kaldık. Şıra hemen ayrılıyordu, makineler sayesinde. Bu makineler yerli makinelerdi, kendi ustalarımızın yaptığı makinelerdi. İftiharla söylerim, hâlâ kullanırım. O zaman krom nikelden yaptırmıştım… Fermantasyon fıçıda oluyordu. 60 küsur yılına kadar devam etti. Sonra beton küv yapmaya başladık. Aslında krom tanklar ideal bugün için ama o gün çok pahalıydı. İlaç fabrikaları bile bayağı zahmet çekiyordu. Asit muamele yapılacak olan kaplarını ağaçtan yapıyorlardı. Krom o kadar pahalıydı. Uzun çalışmalardan sonra değil de kısa bir zamanda kalitemi düzelttim. Aranan bir şarapçı oldum. Benim başarım aşırı derecede şahsi gayretimdendir." Hüseyin bey, bir süre babasının birlikte çalıştığı Mutuk'a şarap vermeyi sürdürür. Daha sonra piyasada farklı yerlere verir şarabını. "O vakit biz fıçıyla satıyorduk, toptan veriyorduk. Benim işime geliyordu. Piyasa öyle ahım şahım değil. Müslüman memleketindeyiz…"
19 yıl sonra Hoşköy'e dönüşünün bir diğer sebebi de aile hayatına duyduğu özlemdir Hüseyin beyin. Ancak bu konuda hayal kırıklığı yaşar: "Annem Müslüman kadındı, sabahlara kadar nafile namazları kılardı. Bazen gece yarısı kalkarım, annem namaz kılıyor… Babam da sabahlara kadar içki içerdi. Babam da Müslümandı ama aşırı derecede değildi. İki zıt kutuplu anne ve baba. Kani oldum ki bu geçim çok zor ve şiddetliydi. İki taraf da rahatsız çünkü. Bir hayli gayret sarf ettik ama insanları düzeltmek yahut kendinize uydurmak yanlış bir şey. Bunu başaramadım. 10 seneye yakın bununla uğraştım. 1960'ta babam öldü. Müteaddit defalar evlenme tekliflerine 'Hayır' diye karşılık verdim. Herhalde bu aile geçimsizliğinin etkisi vardı."
Hüseyin bey her ne kadar evlilikten uzak durmaya çalışsa da annesinin ısrarlarına dayanamaz ve 1964'te evlenmeye karar verir. Köye ebe olarak tayin olan Ayşe hanımla 1964'te sade bir nikahla evlenirler. 1967'de ilk çocukları Cem dünyaya gelir. Doğumlarını İstanbul'da Zeynep Kamil Hastanesi'nde yapan Ayşe hanım 1971'de doğuma gelemeyen eşine bir telgraf gönderir. "Yıldız Kenter müthiş bir sanatkar olarak hayranlıkla seyrettiğim bir insandı. 'Bir Yıldız doğdu' diye, hâlâ saklarım o telgrafı…" Bugün 82 yaşındaki Hüseyin bey, her gün gazetelerini okuyor, şaraphaneye uğrayıp bazı makinelerin bakımıyla ilgileniyor, televizyonda en çok belgeselleri izliyor, her ay Bilim ve Teknik dergisini takip ediyor ve kitap okuyor. Tekirdağ Hoşköy'deki evinde eşi Ayşe hanım ile yaşıyor. Şaraphanedeki işleri oğlu gıda mühendisi Cem Çetintaş'a devretmiş. Kızı Yıldız Çetintaş ise tarih öğretmeni.
"1950'de buraya geldim, 53 sene oluyor. Hoşköy'e geldiğim zaman çok mutluydum çünkü yalnızdım, başımı dinliyordum. Şehir hayatı ve aşırı ilim merakı beni yormuştu. Burayı bir nevi sayfiye gibi kabul etmiştim. Kendimi oyalayacak bir şeyler bulurum. Küçücük bir şey yaparım, imal ederim... Başardığım zaman mutlu olurum…"

Boğaziçi Lisesi'nde Nihal Atsız'la tanışır Hüseyin bey. Ve ondan çok etkilenir…
"Atsız diye bir hoca gelirdi, edebiyat hocası. Derste çok ciddiyim, dersime de sadığım. Dokuzuncu sınıftayım, onuncu sınıfta da tanıdık arkadaşlar var… Ben dışarıya çıktım, bunlar benim etrafımı sardılar. 'Hüseyin sen bu adamı nereden tanıyorsun?' 'Tanımıyorum.' 'Ya bütün ders senden bahsetti. Öğrenci olmak istiyorsanız adam olacaksınız. Dokuz-A'da Hüseyin Çetintaş diye bir adam var, ona benzeyin' filan… 'Ne yaptın sen bu adama ki gözüne girmişsin.' Hiçbir şey yapmadım ama ciddiyimdir. Kolay kolay gülerken göremezsiniz beni. Bundan sonra ben de o adama dikkat ettim. Daha çok alaka duymaya başladım sesine. Ve Atsız'la tanıştık, söyledikleri bana yabancı gelmiyordu. Milli duygularla hareket ediyordu… O vakit gençlik heyecanlarımız vardı. İnsan o yaşlarda solcu da olur, sağcı da. Ama ikisini birden olmuyoruz tabii. Nazım Hikmet'i tanıdık solcuyduk. Nihal Atsız'ı tanıdık sağcı olduk. Çok kuvvetli karakter yapısı vardı Nihal Atsız'ın. İnsanı ikna eden konuşma tarzı vardı. Ben bu heyecanlarla buraya geldiğim zaman babam bana bakar bakar gülerdi. 'Sen akşam 1-2 saat fazla çalışıyor musun memleketinde ona bak. Vatanperlik budur' derdi."



TARİH VAKFI
Tarih Vakfı sözlü tarih arşivi oluşturmak için tanıklıklarınızı kaydediyor. 70 yaş üzeri 1000 kaynak kişiye ulaşmayı hedefliyor. Ünlülerle değil, içimizden birileriyle... Sizin önereceğiniz kişilerle, dedelerimiz, ninelerimizle... Köylerde, kasabalarda, fabrikalarda geçen hayatlar... Hasatlar, vardiyalar, düğünler, seçimler, yemekler, camiler, kadın matineleri... Tarihe Bin Canlı Tanık Projesi, sözlü tarih görüşmeleri ile, günlük yaşamın, toplumsal geçmişin belleklerde kalmış ayrıntılarını içeren yaşam öykülerini kaydetmeyi hedefliyor. Bugüne kadar projeye destek olan Türk Tabipler Birliği'ne, İnşaat Mühendisleri Odası'na ve Kayseri Ticaret Odası'na maddi desteklerinden dolayı teşekkür ederiz. Siz de projeye destek olun, tarihe katkı da bulunun: Telefon: 0212 327 86 58
Faks : 0212 227 37 32 e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr

  • Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu-Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
  • Proje koordinatörü: Gülay Kayacan
  • Görüşmeyi yapan: Hakan Koçak
  • Deşifre ve redaksiyon: Sevil Üzrek
  • Görüntü kaydı: Tamer Üstel
  • Yayına hazırlayan: Tuba Çameli


  • Projeye katkılarınızı bekliyoruz:
    Telefon: (0212) 327 86 58
    Faks: (0212) 227 37 32
    e-posta:mailto:tbct@tarihvakfi.org.tr

    www.tarihvakfi.org.tr

    20 Eylül 2019 Magazin Haberleri.

    İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

    Sıradaki Haber