“Mesleğimden önce, sevilmeyi sevdim ben”

50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jüri başkanı Türkan Şoray bugünlerde festival hazırlıklarının yanı sıra 32 yıl aradan sonra yeniden yönetmenlik yapacağı filmiyle ilgileniyor.

“Mesleğimden önce, sevilmeyi sevdim ben”

Daha önce dört film yöneten efsane oyuncu, bunlara bir yenisini ekledikten hemen sonra bir de filmde rol alacak. 50 yıllık sinema kariyerine 200’den fazla film sığdıran Sultan bugün izleyicisine duyduğu sevgiyi şöyle ifade ediyor: “Mesleğimden önce sevilmeyi sevdim ben. Mesleğimi, sevilmemi sağladığı için sevdim biraz da... Evet, bu bir itiraf...”

İstanbul’da sonbahar deyince tam da bugün gibi bir gün gelmeli akıllara. Yakmayan bir güneş, üşütmeyen bir rüzgar... Tatlı bir sarılık etrafta... Türkan Şoray’la tanışmak için harika bir gün, başka bir deyişle.
Şoray önümüzdeki hafta başlayacak olan 50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jüri başkanı. 32 yıl aradan sonra yeniden yönetmenlik yapacağı filmin hazırlıklarına devam ediyor. O filmi çeker çekmez de başka bir filmde oynayacak, o da altı yıl aradan sonra... Sorulacak çok soru var nitekim. Röportaj talebimize bizi evine davet ederek cevap veriyor.
Fotomuhabirimiz Ercan Arslan’la Etiler’deki evin yolunu tutuyoruz. Daha önce pek çok kez onun fotoğraflarını çeken Ercan’dan kapıyorum tüyoyu; “Kırçiçeklerini çok sever”. Evin yakınlarındaki çiçekçi sarı papatyaların “Türkan Sultan”a gideceğini duyunca
“Bu civarda oturan bütün ünlülere çiçek vermiştim, bir Türkan Hanım’a vermek kısmet olmamıştı. Ama en çok da ona vermek isterdim, inan” diyor, gözleri ışıl ışıl. Üç demet daha ekliyor elimdekilere, bunlar da ondan... Arkamdan “Kız istemeye gider gibisin” diye sesleniyor. Gülüyorum ama hakkı da var; öyle seviyorum ki, istesem yeri.

Aynası hep elinin altında...
Kapıyı çalıyorum, kalbim pır pır. Yardımcısı Gülşen Hanım içeri buyur ediyor, balkona geçiyoruz. Biraz sonra da o geliyor. İnsan bazen, hayatı boyunca hiç unutmayacağı günleri, daha yaşarken biliyor. Elini sıkarken biliyorum, bugünü hep hatırlayacağım: “2013 sonbaharıydı, evinin balkonunda Türkan Şoray’la tanışmıştım.”
Önce fotoğraflar çekilecek. Türkan Hanım’ın çok özen gösterdiği bir konu bu. Fotoğrafların nerelerde çekileceğini bilmek, ışığı kontrol etmek, çekilen fotoğraflara bakmak istiyor. Aynası hep elinin altında. Hiç üşenmeden, “Nasıl daha iyi olacaksa” diyerek, ne gerekiyorsa yapıyor. Sadece gözlerini hareket ettirerek bütün pozu değiştirebilmesine bakıp hayran kalmamak mümkün değil.
Bir ara kızı (Yağmur Ünal) uğruyor yanımıza. Ara vermişken “Elimde, kolumda boya kalıntısı gördüysen anlamışsındır, bu dönemde vaktimin çoğunu onlara veriyorum” dediği tablolarına göz atma şansım oluyor.
İçine sinen kareleri gördükten sonra sorularımı duymak için hazır... Önümüzdeki sehpada duran, yönetmenliğini yapacağı filmin senaryosuna takılıyor gözüm, oradan başlıyoruz...

Bir süredir yeniden bir film yönetmek istediğiniz biliniyor. Artık o filme çok yaklaştık galiba.

Evet. 200’ün üzerinde film çevirdiğim 50 yıllık sinema kariyerimde dört filmin de yönetmenliğini yaptım ben; “Dönüş”, “Azap”, “Bodrum Hakimi” ve “Yılanı Öldürseler”. Bu dört filmi çekerken hem çok mutlu oldum hem de çok zorlandım. O kadar büyük bir sorumluluk ki...
Hele ilkinde intiharı bile düşündüm! Kitabımda da bahsediyorum
o dönemden. Ama yönetmenlik aşk gibi bir şey; aşk da hem acı hem mutluluk verir ya. Acaba nasıl gidecek bu ilişki diye düşünmekle, acaba nasıl gidecek
bu film diye düşünmek arasında hiçbir fark yok bence. Yeniden bir film yönetmek hep içimdeydi. Beş-altı senaryo yazdırdım bu yüzden.
Ama dizilerin çok ön plana çıkmasıyla sinemaya giden izleyici sayısı çok azaldı. Buna hayat pahalılığı da eklendi.
Eski seyirci yok artık, bu gerçeği kabul etmek lazım. İnsanlar seçerek gidiyor. “Canım bu tutmazsa bir film daha yaparız, o iş yapar” deme lüksümüz yok. Ben de o yüzden yıllardır ucuna geldim, geldim, vazgeçtim. Ama şimdi kararlıyım, üç-dört aya başlıyoruz çekimlere.

“Biraz da mazohist miyim acaba?”

Bunca zorluğuna rağmen neden “Bir daha mı, asla!” demediniz de, “Hadi, bir tane daha!” dediniz?

Her defasında “Bir daha mı, asla!” dedim aslında. Çünkü kamera arkası
bir erkekler dünyasıydı o zamanlar.
O dönemde sette kadın kimliğimle, dediklerini yaptıran biri olarak var olmak hiç kolay değildi. Bir de oyunculuktan yönetmenliğe geçiş meselesi var. “Yönetmenlik mi? Aa asla yapamaz” gibi şeyler söylüyorlardı arkamdan. Üstelik bu dört filmde rol de alıyordum. Ama insanın içinde bir zorluklarla baş etme isteği doğuyor öyle zamanlarda. Benim de başka bir Türkan çıkıyordu içimden. Kendi gücümü fark ediyordum. O da hoşuma gidiyordu. Biraz da mazohist miyim acaba?

Yönetmenliğin karanlık taraflarından çok aydınlık tarafları ağır bastığı için yeni bir filme daha niyet ediyordunuz belki...

Aynen öyle. Çünkü bir dünya yaratıyorsun yönetmenlik yaparken.
O dünyanın içine o güne kadar içinde biriktirdiklerini istediğin gibi koyma özgürlüğüne sahipsin. O dünya o kadar senin ki istersen o dünyadaki âşıkları mutlu edebilirsin, istersen “Yok canım, bunlar da acı çeksin” diyebilirsin...
Her insanın içinde bir lider olma isteği var galiba. Karar veren kişi olmak hoşuna gidiyor.

“Gözüm kapalı bile olsa odadaki kamera nerede bilirim”

Şimdi çekeceğiniz film nasıl bir film olacak?

Annelere, kadınlara ithaf edeceğim bir film olacak. Erendiz Atasü’nün “Kadınlar da Vardır” hikayesini çekeceğim. İki kadının dayanışmasını anlatıyor. Biri kendi hayatından vazgeçmiş, hayatını sevdiklerine,
ev işlerine adamış, yaptıkları takdir edilmeyen kadın. Diğeri de modern, şehir kadını, bir doktor... Erendiz Hanım’ın kitapları beni inanılmaz etkiliyor. 10-12 sene önce, bu öyküyü okudum ve hayran oldum, filmini çekmeye karar verdim. Ama Atıf Bey (Yılmaz) karşı çıktı. İzleyicinin sinemadan uzaklaştığı bir dönemdi, “Üzülürsün” demişti. Ben de vazgeçtim ama gönlümden çıkarmadım. Beş-altı ay önce tekrar gündeme geldi. Erendiz Hanım’ın yakını, senarist Sevda Çalışkan da bu öyküye gönül vermiş; “Hadi bir adım atalım” dedi ve öykünün senaryosunu yazdı. Bir aydır üstünde çalışıyoruz. Yapımcı da bulundu. Ben de yavaş yavaş oyuncuları belirleyeceğim.

Var mı kafanızda bir isim?

Oyuncu bulma konusunda zorlanacağımı zannetmiyorum. O kadar iyi oyuncumuz var ki... Yeşilçam dönemindeki oyuncular alaylıydı. Biz hep kendi kendimizi eğittik. Bizim öyle yurt dışına gidip oyunculuk atölyelerine katılma imkanımız yoktu. İbrahim Tatlıses’in “Oxford vardı da biz mi gitmedik?” demesi gibi oldu değil mi?. Bizim avantajımız çok fazla kamera önüne geçme fırsatımızın olmasıydı. Arka arkaya filmler çektikçe çok tecrübe kazandık. Şimdi gözüm kapalı bile olsa odadaki kamera nerede bilirim mesela. Ama şimdiki nesil çok şanslı. Hoşuma giden şu ki; bu şanslarını çok da iyi kullanıyorlar. Fiziki yönden de iyiler, oyunculuk olarak da... Hepsi de beni seviyor. Birini gözüme kestirip kulağına fısıldayacağım rol teklifini.

“Dünyayı daha iyi tanıyan bir Türkan var artık”

Siz de rol alacak mısınız bu filmde?

Bu kez sadece yöneteceğim. Çünkü tadını çıkarmak istiyorum. Hem oynayıp hem yönettiğiniz zaman bir şey eksik kalıyor... Bunu Türkiye’de en iyi Yılmaz Güney yapıyordu. Ben daha önceki dört filmde bunu yapmaya çalışırken çok zorlandım. O filmleri çekerken sahnemin olmadığı günlerde, ay nasıl mutlu oluyordum... Gocuğumu giyip, kasketimi takıp yönetmen havalarına giriyordum. Bir de o dört filmi teknik imkansızlıklarla çekmiştim. Ne jimmy jip’ler ne vinçler ne de statik cam’ler vardı... Şimdi bunlar var, daha fazlası da var. Onlarla ilgilenmek, gelişmiş teknik imkanları öğrenmeye vakit ayırmak istiyorum. Geçmişte yaptığım anlatım hatalarını tekrarlamamaya gayret edeceğim. Yıllar içinde kendimi geliştirmeye çalıştım. Kafa yapımı özellikle... Mümkün olduğu kadar okumaya, insanlarla konuşmaya çalıştım hep. Yaşadığım tecrübelerden ders almasını bildim. Fanusumda yaşamadım. Yıllar önce yaptığım filmlerdeki Türkan’dan farklı, dünyayı daha iyi tanıyan bir Türkan var artık. Yönetmenlik olarak tam demlenmiş bir dönemim. İnşallah güzel bir film olur.

Oyuncu olarak ne zaman göreceğiz sizi yeni bir filmde?

Kendi çekeceğim filmden üç-dört ay sonra da “Mor Cepken” isminde bir filmde oynayacağım. Osman Şahin yazıyor bu hikayeyi benim için. Bir kasaba hikayesi.

“Altın Portakal’da jüri üyeliğini bir görev gibi gördüğüm için kabul ettim”

Altın Portakal için önümüzdeki hafta yola çıkacaksınız değil mi?

Evet. Onun için de çok heyecanlıyım. Jüri üyesi olmak son derece sorumluluk isteyen bir şey. Objektif olmanız, sonsuz sinema bilgisi lazım... Bir kere jüri üyeliği yaptım; İstanbul Film Festivali’nde. Onda da uluslararası jürideydim. Ulusal jürilerde olmaktan hep kaçtım. Sebebi duygusal biri olmam. Yarışmalar beni üzer çünkü hep bir kaybeden vardır. Kaybedenin üzüntüsünü içimde hissederim. Ama bu defa kaçamadım. Ne olacak bilmiyorum. Benim için zor günler olacak. Ama kabul etmesem de olmazdı. Çünkü bunu bir görev gibi görüyorum. Bu festivalin Türk sinemasına çok büyük katkısı oldu. Onun için hepimiz destek vermeliyiz. Hem de 50’nci yıl...

“Mesleğimden önce, sevilmeyi sevdim ben”

Sarı papatyaların “Türkan Sultan”a gideceğini duyan çiçekçi “Civarda oturan bütün ünlülere çiçek verdim, bir Türkan Hanım’a vermek kısmet olmamıştı. Ama en çok da ona vermek isterdim, inan” deyip en güzellerini seçiyor.

“İmza günlerine gelenlerle hüngür şakır ağlaşıyoruz”

Siz ünlü olmayı çok başka türlü yaşıyorsunuz. Size sevgiyle gelen insanlarla her defasında aynı hayretle ve aynı coşkuyla kucaklaşıyorsunuz...

Ah nasıl ağlaşıyoruz bir görsen... Hüngür şakır... Üç saatlik kitap imzası dokuz saate uzuyor. Aramıza görevlileri sokarak, çekiştirerek ayırıyorlar bizi sonunda. Manevi bir şey benim için bu kucaklaşmalar.
Bir kavuşma, hasretin bitmesi gibi bir şey.

Yeni nesil ünlülerin güneş gözlüklü, soğuk hallerini görünce kızıyor musunuz?

Yok. Ama ben öyle olamam. Çok küçük yaşlarda tanınmaya başladığım için ne olduğunu pek anlayamadım başta. Sonra sevilmek o kadar hoşuma gitti ki... Mesleğimden önce sevilmeyi sevdim ben. Mesleğimi, sevilmemi sağladığı için sevdim biraz da... Evet, bu bir itiraf. İnsanların bana olan sevgisini görünce bunu nasıl devam ettirebilirim diye düşündüm. Sinemayla devam edebilirdi ancak. O nedenle bütün hayatım sinema oldu. Bu bir sırrımdı benim. Şimdi herkesle paylaşmış oldum.

Pek çok fedakarlık da yapmanız gerekti...

Olsun, hepsi seyircim içindi.

Bugün olsa yine yapardınız yani?

Üff hem de nasıl! Her şeye değerdi. İnsanların beni bu kadar bağrına basması Allah’ın bir lütfu. Kaç kişiye bahşetmiş Allah bunu? Her zaman ellerimi açıp hamdediyorum bu yüzden.

Genç oyuncular sizin kadar korunaklı bir hayat yaşamıyorlar pek...

Onları da yargılamamak lazım. Gençler, hayatlarını yaşamak istiyorlar. Daha özgürler. Ben gençliğimi yaşayamadım. Belki onlara göre daha muhafazakar bir ailede yetişmiş biriydim. Bir de şu var; ben o zaman da seyircime çok bağlıydım. Onlar da benim ebeveynlerim gibiydi. Onlara da hesap vermek zorunda hissediyordum.

“Dizimdeki rahatsızlık yüzünden zor yürüyorum ya, şimdi bir film çekiyor olsam keklik gibi sekerim”

“Set dışında mutlu olamıyorum pek” diyorsunuz ama özellikle son yıllarda pek setten sete koşmuyorsunuz. Neden kendinizi mutsuz ediyorsunuz?

Dünya sinemasında da Türk sinemasında da şöyle bir gerçek var; belli bir yaşa gelmiş kadın oyuncunun rol bulması çok zor. Her şey genç yaştakiler üzerine kurulu. 90 yaşında birinin Oscar alması 40 yılda bir olacak bir şey. O sebepten ben de her zaman setlerde olamıyorum. Biraz da benim kendi iç meselelerim oldu. Belki de biraz ihmal ettim sinemayı, yeteri kadar asılmadım. Ama şimdi yine
o gücü hissediyorum. Allah ömür ve sağlık verirse yapmak istediğim çok güzel projeler var. Şimdi dizimdeki rahatsızlık yüzünden zor yürüyorum ya,
bir film çekiyor olsam keklik gibi sekerim. Hiçbir şeyim kalmaz. Bakma böyle halim selim oturduğuma, birazdan set olsa tanıyamazsın beni, bir canavara dönüşürüm.

“Çok duygusal biriyim, aşk filmleri de hoşuma gider, koyu dramlar da...”

Sinemaya gider misiniz?

Giderim ama çok sık değil. Galalara giderim bazen. Daha çok evde izliyorum. Hemen görmem gereken bir filmse mutlaka sinemaya gidiyorum ama. Sinemada izlemenin tadı başka oluyor.
O karanlık salon, insanların aynı anda aynı şeyleri hissetmesinin zevki, sinemanın büyüsü... Bambaşka.

Ne tür filmleri seversiniz?

Aşk filmi, komedi, aksiyon... Hepsinin güzeli önemli. Sinema bir renk yelpazesi. Benim tarzım bu yelpazenin içinde, insanın derinliğini anlatan, bir yaraya parmak basan ve sinemadan çıktığı zaman kendi kendine sorular sorduran filmler. Ama çok duygusal biriyim, aşk filmleri de hoşuma gider, koyu dram filmlerini de severim. Filmdeki aşklara iki gözüm iki çeşme ağlamak da çok güzeldir benim için.

“Rekabete tahammülüm kalmadı, dizi tuttu mu tutmadı mı telaşı çok fena”

Yeni sinemacılardan kimleri beğeniyorsunuz?

Çok yetenekli yönetmenlerimiz var bir kere. Nuri Bilge Ceylan göğsümüzü kabarttı. Zeki Demirkubuz’u çok severim hem yönetmen hem dostum olarak.
Bir Yavuz Turgul var ki sinema büyücüsüdür... Ama onunla hiçbir zaman çalışma şansım olmuyor, kendi ekibi var. Reha Erdem çok iyidir. Daha pek çok kişi var. Türk sineması giderek çok daha iyi bir noktaya geliyor. Ama bunu söylerken Yeşilçam’a da haksızlık etmeyelim. Sansüre rağmen belki bugün bile çekilemeyecek kadar gerçekçi film çekildi Yeşilçam’da; “Gurbet Kuşları”, “Yılanların Öcü”, “Susuz Yaz”. Yeni sinemacılar o yıllardan aldıkları ışıkla bugünlere geldiler. Birbirine benzeyen, saçmasapan filmler de çekildi tamam ama Yeşilçam’ı sadece o filmlerle yargılamak çok yanlış. Benim “Vesikalı Yarim” filmim, iddia ediyorum, aradan bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ dünyanın en güzel aşk filmlerinden biridir. Neyse ki eski Türk filmleri yeniden ilgi görmeye başladı. Özellikle gençler keyifle seyrediyor. Gündüz bazen televizyona bakıyorum, üç ayrı kanalda üç ayrı
filmim oynuyor.

Oturup izler misiniz kendi filmlerinizi?

Yok, izlemiyorum. Şöyle bir bakıp hemen geçiyorum. Yabancılaşıyor insan.

Dizi izler misiniz?

İzlerim. İnsanlar neler yapmış,
bunları yaparken ne çileler çekmiş diye bakıyorum. Ne kadar uzun saatler çalışıyorlar, nasıl yapıyorlar, ne zaman tükenecekler diyerum ama maşallah
çok güzel idare ediyor hepsi.

Hikayesine kaptırdığınız için izlediğiniz dizi yok mu?

Öyle izlediklerim de var. Mesela “Karadayı”yı izlerken epey kaptırıyorum.

“Bütün eski filmlerim oynuyor, bir ‘Çalıkuşu’ hiç oynamıyor”

Şoray Kanunları diye bilinen bir anlaşma metniniz var. Biz daha çok altıncı maddesini biliyoruz o metnin; “Filmde öpüşme ve açık sahne olmayacaktır”. Aslında çalışma koşullarınızı düzenleyen çok daha önemli maddeleri var: “Çalışma saatleri sabah 8 ile 19 arasındadır”, “Pazar günleri Türkan Şoray çalışmaz” gibi... Bugün oyuncular böyle prensipli olmadığı için mi dizi süreleri bu kadar uzun?
Çok doğru söylüyorsun. Ama onları da anlamak lazım. Dizi koşullarıyla film koşulları çok farklı. Film çekerken “Bugün ateşler içindeyim” deyip sete gitmeyebilirsin ama dizi öyle değil. Bir başladın mı ömrünün bir senesini ona vermek zorundasın. Sosyal yaşamdan soyutlanıyorsun. Saat mefhumu diye bir şey yok. 18 saat çalıştığımı biliyorum ben dizilerde. Artık tabanlarımın üstüne basamayacak hale geliyordum.

Bu ağır koşullar nedeniyle mi dizi yapmaya çok sıcak bakmıyorsunuz artık?

Evet. Bir de artık rekabete tahammülüm kalmadı. Dizi tuttu mu, kaldırıldı mı telaşı çok fena. Kaldırıldığı zaman, kostümcüsü, makyözü, ışıkçısı kalıveriyor ortada. Ama benim de gönlümden geçer çok güzel bir dizide, çok güzel bir rolde oynamak. Çünkü seyircim de beni bir dizide görmek ister herhalde. Benim için bu önemli zaten. Bu saatten sonra meşhur olayım, çok para kazanayım gibi bir derdim yok. Tek isteğim; yıllardır beni gönlünden çıkarmayan seyircime ulaşmak ve onu mutlu etmek.

Siz “Çalıkuşu” filminiz için “bir başyapıt”, oradaki Feride rolünüz için de “meslek hayatımın en önemli rollerinden biri” diyorsunuz kitabınızda. Şimdi yeniden dizisi çekiliyor...

Dünyada da edebiyat uyarlamaları hâlâ çok revaçta. Bizim “Çalıkuşu”nu gerçekten çok seviyorum. Ama unutuldu bence. Bütün eski filmlerim oynuyor da “Çalıkuşu” hiç oynamıyor. Oysa yine izlenmesini çok isterim. Olağanüstüydü ruhu. Osman Seden çekmişti. Cahide Sonku, Kadir Savun, Kerim Afşar, Zeynep Değirmencioğlu, Kartal Tibet, Aliye Rona... Hepsi şahaneydi.

Yeni diziyi izlediniz mi? Feride’yi Fahriye Evcen canlandırıyor...

İzleyemedim henüz. Oyuncu için büyük bir şanstır Feride rolü. O da çok yetenekli ve çok güzel bir oyuncu. Herhalde çok başarılı olmuştur.

17 Eylül 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber