“Nefsini bilmeyen rabbini bilemez”

Cemalnur Sargut: “Nefsini hiçlikle ve yoklukla idrak etmeyen, rabbinin Allah olduğunu idrak edemez. Fakat o nefsinin çok yüce ve ulu olduğunu zannetmek gibi bir hadsizliğe düşüyor. Evet, nefsini bilmeyen rabbini bilemez”

“Nefsini bilmeyen rabbini bilemez”

Bu hafta “40” programında konuğum Cemalnur Sargut hocaydı. Ama kendisine sorulacak 40’dan daha fazla soru olunca “Pazardan Pazara” için de keyifli bir sohbet çıktı. Hoca, belayı bal görme sanatını anlattı. Aslında bu tasavvufun ana noktalarından biri olan teslimiyet kavramına denk geliyor. “Allah’ım derdi veren sensin dermanı da” dediğimizde sanırım ‘acı’ diye bir şey kalmıyor. Hoca diyor ki “Acı: Acıyı ‘acı’ olarak görmektir. Halbuki sevgilinin bir selamı olarak alırsak, acılıktan çıkar. Her şeyin içindeki lütfu görebilmek lâzım.”

Anlatması kolay uygulaması zor; çok derin bir konu tasavvuf. Ama belki bazı önemli noktalar kulağımıza küpe olur bu söyleşi vesilesiyle diyor hepinize iyi pazarlar diliyorum.

- İnsan bu dünyada had bilmek için mi var? İnsan bu dünyada neden var?

İnsan bu aleme sadece Allah’ı tanımak için geliyor, kendisi O’nun bir ismi, bir parçası olduğu için O’nun hakikatine erişmek için geliyor. Fakat nefsinin çok yüce ve ulu olduğunu zannetmek gibi bir hadsizliğe düşüyor. Evet, nefsini bilmeyen rabbini bilemez. Nefsini hiçlikle ve yoklukla idrak etmeyen, rabbinin Allah olduğunu idrak edemez.
Bu bakış açısından, bir şekilde dünya Allah’ı tanımak için kendi yokluğunu ve hiçliğini idrak etmek demektir. Bu fırsatı güzel değerlendirenler dünyayı cennet haline getirirler, değerlendiremeyenler maalesef iki alemi de cehennemde geçirirler.
- İnsanoğlunun var olduğundan beri en çok sorduğu soru budur herhalde; nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Allah’tan geldik Allah’a gidiyoruz. Tek fark; geldiğimiz zaman idraksizdik, giderken eğer doğru yaşamışsak idrakli olarak, zevk içinde ve geldiğimiz yeri bilerek gidiyoruz. Bundan daha büyük bir lütuf düşünemiyorum.

“İslam’ın da hakikatini algılamaktan çok uzağız”

- “Unutmayın, her dinde peygambere ilk biat eden kişi kadındır” diyorsunuz. Neden her dinde peygambere ilk biat eden kişi kadındır?

Öyle olmuş. Allah Hz. Musa’yı anacığının Hz. Asiye’nin; Hz. İsa’yı Hz. Meryem’in; Efendimizi de Hz. Hatice’nin şahitliğiyle tanıtmış. Buradaki “Kadınlık”tan kasıt; analıktır, “kadınlık”tan kasıt; kendi varlığından yok olup Allah’ın varlığında yok olmayı bilen mütevazı, Allah aşkıyla dolu, Allah ilmini hal etmiş ve herkeste ve her yerde Allah’ın ismini gören tevhit ehli, cennet olan kadınlardır. “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi de bu demektir. Onun için onları kadın-erkek diye göremezsin. Mutmainneye ermiş her kadın “er kişi” mesabesindedir. Bu saydığım hanımefendiler de Kur’an’da adı geçen “er” lerdir.

- Neden kucaklayıcı bir din olan İslam’ı yaşadığımız halde ayrıştırıcı bazı söylemleri hala dilimizden çıkaramadık?

Müslümanlık çok kıymetli bir din, elmas gibi, pırlanta gibi. Dolayısıyla bir şey çok kıymetli olunca, onun hakikatini idrak eden yani elması almaya kudreti olan kişi dünyada enderdir. Kimi şekliyle yetinir, kimi ibadetiyle yetinir, kimisi de bütün o ibadet ve şeklin arkasındaki hakikate yönelir. Hakikate yönelemeyenler ve onu belli kavramlar içinde tutanlar, maalesef Kur’an’da söylenen ayetlerin gerçek manalarını anlayamayınca oradan düşman diye bir grup oluşturdular.
Halbuki İslam’da düşman nefsimizdir. Hatta Peygamber Efendimize, “Ebu Cehil’e niçin beddua etmiyorsun, kızmıyorsun?” dediklerinde, o “Bizim dinimiz sevgi dinidir, beddua, kızgınlık, lanet dini değil” buyurmuşlar. Demek ki Peygamber ahlakını giyinmeyi unuttuğumuz için ve tekrar cahiliye devrine döndüğümüz için İslam’ın da hakikatini algılamaktan çok uzağız. Burada kabahati dışarıda değil, kendimizde aramak lazım.

- Bunun yolu nedir?

İşte İslâm’ı bu anlayıştan kurtarmanın tek yolu; anlatmaktan çok İslam’ı yaşamaktır, haliyle, tavrıyla ve ahlak-ı Muhammedî ile. Yani vefa, söze riayet, saate riayet. Kin, nefret, kıskançlık gibi çirkin hasletleri terbiye edip onları güzel hasletlere çevirmektir.

“Nefsini bilmeyen rabbini bilemez”

“Mühim olan insanın tekkeyi içinde kurması”

- Siz tekkelerin içinin boşaltıldığını da söylüyorsunuz. Bu ne demek? Neden insanlara sadece Kuran-ı Kerim yetmiyor?

İnsana sadece Kur’an-ı Kerim yetseydi, Peygamber Efendimiz bu aleme gelmezdi; mademki yetiyor, o zaman her Arap’ın evliya olması gerekirdi; ama öyle olmuyor. Herkes Kur’an’ı ezbere biliyor hatta Harun Reşid’in papağanı da Yasin Suresini ezbere biliyor, ama Kur’an’ın hakikatini öğrenmeye kimsenin gücü yetmiyor. Eskiden Peygamber devrinde on ayet bilen alkışlanırmış, çünkü onu hal etmeden yeni bir ayet öğrenmezlermiş. Önemli olan Kur’an’ı ezberlemek veya bilmek değil, yaşayan Kur’an haline geçmek. Onun için de yaşayanı görmek lazım. Burada mürşit kavramı çok önemli, ama mürşit kavramını çok yanlış anlıyor insanlar. Mürşit; tapılması gereken merci değil, tapılana götürecek olan yoldur. Şimdi dünya devir devir farklı özellikler gösterir. İslam dininin çok büyük bir özelliği vardır, o özellik de “her yerde ibadet edebilirsin” özelliğidir, başka hiçbir dinde olmayan bu rahatlık vardır. Eskiden tekkelerde gösterilen ilim, şimdi enstitülerde gösteriliyor. Ama mühim olan ne tekke ne enstitü; insanın o tekkeyi içinde kurması ve o tekkenin içinde yalnız Allah’ın bulunması. O idraki sağlayacak olan da mürşid-i kâmildir. Senin kalbinin, daha doğrusu gönlünün, yani aydınlanmış kalbinin o tekkeyi devamlı tavaf etmesi gerekir. Bu şekilde Allah’la irtibatın hiç kesilmemesi ve insanları memnun etmek değil, Allah’ı memnun etmek için yaşamayı hal haline geçirmektir esas olan. İşte bunları yapabilirsek, zaten tekkede yaşamış oluruz ve onun idrakini yaşamış oluruz.

“Dünyada evrensel tek lisanın İslam Tasavvufu olduğuna inanıyorum”

- Dünyada; ABD, Çin, Japonya ve Türkiye’de İslam tasavvufu üzerine kürsüler, enstitüler kuruyorsunuz. Neden bu enstitüleri kurdunuz?

Tasavvuf; bir ayağı şeriatta sabit olmakla beraber, bütün insanlık âlemine yaratandan ötürü hürmet eden, saygı duyan bir yol olduğu için, bir yaşam biçimi olduğu için, bir yandan kendi dinini koruyup kucaklayarak, öbür yandan bütün milletlerle bir ve beraber olarak herkese, her yaratılmışa hürmet ve saygı göstererek, bu şekilde bir hizmet yapmayı amaçlıyor. Bunun için ben dünyada evrensel tek lisanın İslam Tasavvufu olduğuna inanıyorum ve gelecekte her tür anlayışı kapsayacak tek yolun da bu olduğuna iman ediyorum. Fakat bu arada bizim kurduğumuz bu enstitülerden, mesela Çin’de ve Japonya’da olanı sadece tasavvuf enstitüsü değil; aynı zamanda İslam dininin şer-i kısmını da anlatıyor. Çünkü o ülkelerde dini eğitim yok. Amerika’daki ise tamamen İslamofobiyaya karşı olarak kurulmuş bir enstitüdür ve Amerika’daki tasavvuf anlayışını da İslam çerçevesi içine oturtan bir anlayış getirerek Amerika’daki tasavvuf anlayışında “Dine gerek yok, herkes mutasavvıf olabilir” gibi bir anlayışın yani dinsiz tasavvufun olmayacağını ve hangi dine müntesip ise o dinin şeriatına uyduktan sonra ancak o dinin tasavvufunu anlayabileceğini anlatmaya çalıştık. Tabii ki tevhit açısından hepsinin İslam adı altında toplanmasının doğru olduğunu düşündüğümüz için, İslam tasavvufunu ön plana aldık.

“Nefsini bilmeyen rabbini bilemez”
“Tekliği gören, çokluğa hürmeti bilendir”

- Bu ay içinde yeni kitabınız “Duha Suresi İnşirah Suresi Tin Suresi” çıkıyor. Hangi sorularına yanıt bulur okuyucu yeni kitabınızla?

İnşirah Suresi var, Duha Suresi var. Bunlar birbirini tamamlayan sureler ve insanın nasıl huzura kavuştuğunu anlatan sureler. Allah kalpleri genişleterek insanı huzura kavuşturur. Kalpleri genişleterek huzura kavuşturan hadiseler değildir, Allah’tır. Onun için en sıkıntılı anında seni mutlu eden, kendisi ile irtibat kurduran Allah’tır. O, sana sıkıntılı anında yanaşır ve seni kendine çeker. İşte İnşirah’taki bu hakikatleri ve onların içyüzünü, ne için olduğunu anlatmaya çalıştık, Duha ile onu tamamlamaya çalıştık ve Tin Suresi baştan aşağı ilim olan bir suredir, ben o kitabın içinde “tîn ve zeytûn”i de hem zeytindeki tekliğin hem incirdeki çokluğun birçok ilimle bağdaştığını anlayarak onları yazmaya çalıştım. Tekliği gören, çokluğa hürmet etmeyi bilendir.

“Allah’ın selamı olarak gördüğümüz her hadise bizi rahatlatır”

- Tasavvuf insanlar isyan etmesinler diye mi bu kadar çok acıya övgü içinde?

Bizler altın gibiyiz çok şükür. Fakat maalesef dünyaya bakırla karışmış geliyoruz. Bakırımız erimeden altınlığımız ortaya çıkmaz. Bakırımızı eritmek için biraz ateş lazım. Yani bizim nefsani mücadelemizi yapmamız için, yani kendi hiçliğimizi idrak etmemiz için peygamberlerin yaşadığı ahlakı, yolu hal edinmemiz lazım. Bizim Peygamberimiz, “Dünyada en çok acı çeken benim” diyor. Demek ki sıkıntısız olmaz. Okula gitmeden mezun olabiliyor musun, iş sahibi olabiliyor musun? Okul kadar sıkıntılı bir yer var mı? Terbiye etmeden evlatlarını bırakabiliyor musun sokaklara? Böyle bir yol var mı? Dolayısıyla Allah bizi çok sevdiği için terbiye ediyor. Bu terbiye esnasında zamanla çok şükür belayı bal görme sanatını elde ediyorsun. Ondan sonra da zaten ‘acı’ diye bir şey kalmıyor. Acı: Acıyı ‘acı’ olarak görmektir. Hâlbuki sevgilinin bir selamı olarak alırsak, acılıktan çıkar. Her şeyin içindeki lütfu görebilmek lâzım. Allah’ın bir selamı olarak gördüğümüz her hadise bizi rahatlatır, çünkü kader değişmez ama kaderden memnun olma sanatını elde etmek için terbiye görmek gerekir, o da acı ve sıkıntılarla oluyor.

18 Kasım 2019 Magazin Bülteni18 Kasım 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber