Nur içinde bit pazarı

New York

Nur içinde bit pazarı

Nur içinde bit pazarı

New York

eyin nesi olduğunu bilmiyorum henüz, ama bir gün mutlaka bulacağım seni.
Ayaklarımız, mevsimin ilk karının acemiliğinde, sabah ayazında birbirine sokulmuş iki çift, tırmanıyoruz Wisconsin yokuşunu. Ne toz halinde savrulan kar, ne kafası Fahrenheit ölçeğine endeksli arkadaşlarımın 26 diye derecelendirdikleri (eksi bilmem kaç santigrat) hava yıldırabilir bizi. Günlerden pazar, saat sabahın sekizi, hedefimiz eskiler.
Washington uyanmamış daha. İş günü sabah altıda yola dökülen memur milleti, tatil keyfi yapıyor.
Bu saatte ve bu havada köpeciklerini gezdirecek kadar "20’sinde ne ise, 70’inde de o olmaya kararlı", ikisi de kırmızı deri eldivenli ve kafalarına siyah kürk bant geçirmiş orta yaşlı, ince uzun iki hatun, uygun adım yürüyerek geçiyorlar bizi. Onlar Georgetown malikanelerinin, fazlasıyla zengin ve "Benim aslında New York’ta yaşamam gerekirdi, ama ne yaparsın siyaset demek, Washington demek" diye iç geçiren hanımefendileridir. Çoğunun avukat, lobici, yayıncı eşleri vardır. İki siyasi partiden birinin nüfuzlu elitine dahildirler. Duvarları sadece Pollock, Diebenkorn, Rothko gibi Amerikan devlerinin değil, Picasso, Chagall, Klee gibi Avrupalılar’ın da tablolarıyla kaplı evlerinde; siyaset, finans, medya ve sanat dünyasının uluslararası kaymağını ağırlarlar.
Hatunlar önde, biz arkada ilerlerken, acaba P Caddesi’ne mi, Q Caddesi’ne mi sapacaklar diye bakıyorum, ama nafile. Georgetown’ın pancurları, kapıları, merdivenleriyle birer kartpostal mankeni gibi bakımlı evlerinin sıralandığı sokaklarına kıvrılmak yerine, bizim gibi onlar da, iki yanı dükkanlarla dolu Wisconsin yokuşu üzerindeki otoparka yönelmesinler mi?
Pes doğrusu. Hey gidi, Georgetown Bit Pazarı!
Üniversitelilerin yurt odalarına ucuz mobilya almak, babalarının ise Doors ve Who’nun 33’lüklerini aramak için geldikleri, bir orta sınıf Amerikan evinden bir diğerine yolculuk eden allı güllü örtüler, kaba oymalı sehpalar, rengarenk cam biblolar ve hepsi birbirine benzeyen yağlıboya manzaralara kadar "kitsch" kategorisinde ne ararsan bulunan bu eskiler diyarı, nasıl da sınıf atladı son birkaç yılda.
Artık Yukarı Georgetown’ın "Ha, o minik parfüm şişesi mi, 1250 dolar" demeye alışık antikacıları da, onlardan alışveriş eden malikane hanımları da geliyorlar demek.
Haftada bir gün transformasyon geçirip arabalar yerine eskici tezgahlarına kucak açan otoparkta turlamaya başlayınca daha iyi anlıyorum nedenini.
Bu pılı pırtı çeşnisinde yok yok. Hepsinin hikayesi kendinde gizli milyonlarca obje. Kiminin pası belli belirsiz ipucu veriyor, kiminin cilası sırlarının üstünden geçmiş, güzel yanı yaması kiminin, kiminin de güneşte ağarmış yarısı.
Şu kadının önündeki gümüş çerçeveli aynalar, kim bilir kaç ayrı evden toplandı? Yoksa günü gelip göçüverdiğinde, biriktirdiklerinden başka bir bırakmayan bir kolleksiyoncunun hayatı mı bunlar?
"Alice Harikalar Diyarında" kitabının iki raf dolusu farklı baskısına kim, neden tutkulanmış acaba? İç kapağı imzalayan "Mary Engelwood", Alice’e mi yoksa yaratıcısı Lewis Carroll’a mı aşıktı dersiniz?
Frank Lloyd Wright estetiğinin kaynağı "Misyon" stilindeki kestane sandalyelerin tanesi 500 dolar. Değer mi demeyin. Kuzey Amerika’daki kestane ormanlarının, Çin’den ithal kerestelerden yayılma bir salgınla 1923’te tümden öldüğünü ve sonra bu topraklarda kestane yetişmediğini biliyor muydunuz?
Çevre eyaletlerden, North Carolina’dan, Pennsylvania’dan kamyonunu dolduran eskici gelmiş, tezgahı kurmuş Georgetown’da.
Fazla da abartmış olmayayım, aklınıza bit pazarlarının isim babası "Le Marche aux Puces" gelmesin; burası Paris değil, torununun torunun torunu yaşındaki Washington. Londra’nın Portobello Yolu ile, hatta New York’ta 6’ıncı Sokak ile 24 ile 27’nin arasındaki Chelsea Pazarı’yla da kıyaslanmaz. Yine de biriktirme hastalarıyla, eski hayat düşkünleri için cennet.
Meraklısına pek kıymetli gelen Limoges konsome kaselerini itinayla tezgahın arkasına sıralayan kadın, "Bunları" diyor, "anneannem getirmiş ABD’ye göçerken. Daha çoktu, kırıldılar." Limoges’ların önünde 1930’ların parlak, çizgisi muhteşem Fiesta marka öteberisi. Dizayn dünyasına mütevazı bir Amerikan katkısı.
Arkadaşlarımı kaybettim çoktan. Chris, askeri antika peşinde, bir sandık dolusu madalyaya bakıyor. John ile Robin’i ise, şöminelerine eski meşeden bir çerçeve için pazarlık yaparken bıraktım. Ben önce 18’inci yüzyıl Avrupa haritalarına takıldım, sonra 19’uncu yüzyıl kitaplarındaki İstanbul gravürlerine. "Ah, o kitaplar olsaydı şimdi" diye hayıflandım.
O sırada kemik bir broş takıldı gözüme... Sonra da "İran halısı" diye sattıkları Afgan dokumaları.
Peki asıl neyin mi peşindeyim?
Neyin nesi olduğunu bilmediğim, ama bir gün mutlaka bulacağım bir şeyin.


PAZAR





































18 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber