Geri Dön

“Sanatın dedikodusuyla değil değeriyle ilgileniyorum”

Ressam Devrim Erbil: “Sanatın dedikodusuyla değil sanatın ortaya koyduğu değerlerin insanları etkilemesiyle ilgileniyorum. O yüzden bu söylentiler mutlaka her ödül verildiğinde olur, bunlar dedikodunun ötesine geçen şeyler değildir”

“Sanatın dedikodusuyla değil değeriyle ilgileniyorum”

Resimleri ile İstanbul’u en büyüleyici şekilde anlatan, değişik tekniği ile sanatseverlerin büyük beğenisini toplayan ressam Devrim Erbil son günlerde çok gündemde çünkü bu ay önce Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Kültür Sanat Özel Ödülü’ne layık görüldü. Sonra "2. İstanbul Art Show" için hazırladığı 40 parçaya ayrılan özel eseri rekor fiyatla alıcı buldu. Zaten çok beğendiğim bir sanatçı olan Erbil’le bu vesileyle bir araya geldim. Beşiktaş Akatlar’da Mustafa Kemal Kültür Merkezi (MKM) sergi alanında buluştuk. 60. sanat yılına özel olarak hazırladığı “Devrim Erbil 60. Sanat Yılı Teknikler ve Renkler” adlı sergiyi 31 Ocak tarihine kadar gezebilirsiniz. İyi seyirler…

Bu sene “Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü”ne layık görüldünüz. Bu ödülü almak size ne hissettirdi?

Sadece bu ödülün değil birçok ödülün bir sanatçı ya da herhangi bir insan üzerinde kesinlikle ona moral verici, işine hız verici, yüreklendirici bir rolü mutlaka vardır. Ben Türkiye’de belli yerlere geldim gelemedim gibi bir duyguyu hiç taşımıyorum. Türkiye’nin koşulları içerisinde neler yapabileceğim benim için önemliydi. Ben sadece işime, sanatıma yönelip, bunları düşünüp, büyük coşku ve tutkuyla çalışmaya devam ettim. Daha 30’lu yaşlarıma gelmeden önce 1966’da İran’da Tahran Bienali’nde birincilik ödülü aldım. Bu uluslararası bir jüriden alınmış bir ödüldü. Bu mesela benim hayatımda büyük önem taşır. 1971’de de İskenderiye Bienali’nde ikincilik ödülü aldım. İskenderiye Bienali Akdeniz ülkelerinin katıldığı bir bienaldi. Yurt dışındaki ödüllerin yanı sıra Türkiye’de birçok başka ödüller de kazandım. Sedat Simavi ödülü, değişik fuarlarda onur ödülleri, kurumların ödülleri gibi ödüllerim var.

Bu yıl aldığım Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü benim için önemlidir; Türkiye’nin en önemli kişisi Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir ödül bu ödül. Üstelik de eğilimi daha çok Osmanlı ve geleneksel sanat olarak bilinen Cumhurbaşkanımızın çağdaş bir sanatçıya bu ödülü vermesi sanata farklı bakışlarla bakabildiğinin bir örneğini vermesi açısından benim için çok anlamlıydı. Ben bunu gururla aldım.

Eleştirenler için ne düşünüyorsunuz?

Sanat ve politika çok ayrı konulardır. Politika belki insanların bir yönetimi paylaşma sıkıntısından doğan karşılıklı polemiklerle, çatışmalarla biçimlenen bir ortamdır. Oysa ben sanatçı olarak insanları bölmekten ziyade insanlar arasında sevginin, barışın ve birleştiriciliğin olması gerektiğine inanırım. Hele dünyanın bu kritik günlerinde - ki, dünya hiçbir zaman sakin bir gün yaşamadı bence- insanların hırsı dünyayı kavgalara, acılara götürdü. Ben sanatı bu acıların üzerinde bir role sahip olması gereken bir olgu olarak alıyorum. Böyle tanımlıyorum ve böyle davranıyorum. Sanatımın temel ilkelerini de bu olgu üzerinden oluşturdum. O yüzden bölmekten çok birleştirmek benim kişisel bakışımdır. Sanat eserlerimin niteliği de bu özelliğimi taşır.

Bu sene daha çok Mazhar Alanson’a eleştiride bulundular. Bu durumla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ben bu eleştirileri duymadım, çok da beni ilgilendirmiyor. Mutlaka bir başarının karşısında tepkiler gelebilir. İnsan sanat eserini değerlendirirken kendi bakış açısı ve kişiliğinin sınırları içerisinde buna bakar. Beğenen ya da beğenmeyen oluşu normaldir. Ben bunları çok fazla önemsemiyorum Sanatın dedikodusuyla değil sanatın ortaya koyduğu değerlerin insanları etkilemesiyle ilgileniyorum. O yüzden bu söylentiler her ödül verildiğinde mutlaka olur, bunlar dedikodunun ötesine geçen şeyler değildir. Sanatın bütününü kavramak önemlidir.

“Bu 60 yıl fırtına gibi geçti”

60. sanat yılınızı kutlamak nasıl bir duygu? Nasıl bir 60 yıldı?

Dile kolay tabii. Ne kadar çabuk geçti diyorum. Üstelik sakin bir sanatçı hayatı da değil. Sadece sanatçı hayatı da değil, sanat eğitimcisi olarak müze yöneticisi olarak, sanatçı örgütlerinde çalışarak, konferanslar vererek, yazılar yazarak; bir kültür insanı olarak sanatın yayılmasına, etrafa bir aydınlık saçması gerektiğine inanan bir kimseyim. Bilgilerimi, eserlerimin heyecanını paylaşmak ve insanlara, sanat eğitimi gören kişilere, öğrencilere, geniş kitlelere seslenmek gibi çabalarla dolu bir 60 yıl geçti. Bunları yaptığıma hiç pişman değilim. Hiç yorulmadım. Ne bıkkınlık ne yorgunluk ne de bu çabanın boşa gittiğini düşünmüyorum. Çünkü 60 yılda çok şeyler oldu Türkiye’de. Benim hayatımda olduğu gibi. Bu nedenle bu 60 yıl fırtına gibi geçti. Hala öyle. Hatta bir günüm diğerinden daha yoğun geçiyor diyebilirim.

Sanat eğitimcisi olmak nasıldı?

Mimar Sinan Üniversitesi’nde 50 yıl kaldım. Bu yaşamımın çok anlamlı bir yönüydü. Sanatı gençlerle paylaşmaktı, onlara bilgimi aktarmaktı. Türk sanatının yarınını yönlendirecek kimseleri yetiştirmekti. Bu bir sorumluluk işiydi. Sanat eğitimi başka bir daldaki hocalığa profesörlüğe benzemez. Öğrencilerin iç dünyasını, sanata bakışlarını hissetmek, kişilikleri üzerinden onların yapabileceklerini anlayarak yönlendirmek gibi bir amacı vardır sanat eğitimciliğinin. En az sanatım kadar sanat eğitimciliğim de önemlidir. Ve bunun sonuçlarını çok değerli sanatçılar yetiştirerek aldım.

“Atatürk’ten sonra sanatçılar ortada kaldı”

“Türkiye’nin geçirdiği bütün sanat macerasının içindeydik” demişsiniz eski bir röportajınızda. Bu nasıl bir maceraydı? Türkiye nasıl bir maceranın içinden geçti?

Bu maceranın doğal akış içerisinde bir macera olduğu söylenebilir. Çünkü sanat politikadan farklı bir yöntemle hayata bakar ama onu etkilerini de içine taşır. Politika sosyal olayları tetikler. Mesela ihtilal dönemleri. Ben 1960, 70 ve 80 ihtilallerini yaşadım. Çocukluğumun ilk yılları İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına denk geldi. Türkiye cumhuriyetten sonra büyük bir atılım içinde gelişim gösterirdi. Tek partili bir rejimin başında olan çok önemli bir kişinin; Atatürk’ün gösterdiği yolda çağdaşlığı, yeniliği, yükselmeyi oluşturdu. Onun ölümüyle de bence farklı bir yönetim biçimine girdi. İnönü dönemi Cumhuriyetin heyecanını biraz daha taşır gibi gözükse de sonradan çok partili rejime geçmek insanlar arasında bir bölünmeye yol açtı. Bu bölünme o kadar şiddetli oldu ki ihtilalleri getirdi. 27 Mayıs ihtilalinin, 70 ihtilalinin, 80 ihtilalinin temelinde hep bu toplumsal karmaşalara bir düzen vermek için müdahaleler vardır. Sağ, sol, din ve laiklik gibi karşıt grupları bir araya getiren dünya görüşleri politikanın temel ilkeleri oldu. Bunlar göreve de geldikleri zaman kendi inançlarını topluma katı bir şekilde uygulama biçimine girince de; her inanç karşıt bir inançla çatışmaya başladı. İşte ben Türkiye’nin geçirdiği serüven derken bu ortamı kastediyorum. Bunlar eğitimi durdurdu, yaşamı durdurdu. İnsan ilişkilerini farklı bir yöne itti. İşte burada sanat belki çok daha etkili olabilseydi; sanat kurumları insanları sevgiye, duyarlılığa, kardeşliğe, birbirine yakın olmaya iten kurumlar olabilseydi belki bunlar kolay atlatılırdı. Çok acı bedeller ödeyerek atlatıldı. Ben sanatın geçirdiği dönemler diyerek bunları kastediyorum. Aslında bu dönemlerin her birinin ayrı yükselme trendleri vardı. Cumhuriyetin başlangıcında Türkiye’nin en fazla ekonomik sıkıntılar geçirdiği bir dönemde Avrupa’ya sanat için, eğitim için yollanalar, onların gelmesi, çeşitli alanlarda müzikte üstün yetenekli çocukların yetişmesi, kurumların kendi içinde dinamizm taşımaları o dönemlerin belirgin karakteriydi. Çok partili iktidarlar o sanatın, kültürün kendi yolunda, çağdaşlık yolunda gitmesinin önüne kurallar koydular. Yönlendirdiler. Bu açıdan sanatın özgürlük ortamında gelişeceğini, yaratıcılığın itici gücünün sadece özgürlük olduğunu belirtmek isterim.

Son yıllarda açılan sergiler, resim fuarları o kadar kalabalık ki. Resim koleksiyonu yapan insanlar da ona keza. Neden ülkemizde sanata bu denli bir yönelim başladı?

Bu yönelimin çok doğal ve hatta çok gecikmiş bir yönelim olduğunu, bunun da çok köklü bir değişim olmadığını ama olmaya yol açtığını söyleyebilirim. Eğer Türkiye’nin geçmiş ve tarihsel konumuna, bugünkü nüfus sayısına bakarsak bugünkü Türkiye sanat konusunda çok daha ileri olmalıydı.

Neden böyle olamadı?

Çünkü sanat birtakım kurumlarla beraber yetişir, kökleşir, gelişir ve toplumun kılcal damarlarına kadar girer. Ama bunun için müze gereklidir. Sanat eğitiminin çok köklü bir biçimde yaygınlaşması gereklidir. Benim akademide okuduğum yıllarda sanat eğitimi veren tek akademi vardı. Bir de eğitim fakültelerinin resim bölümlerinden bazı sanatçılar çıkabilirdi. Bugün tabii sanat eğitimi veren bölümler arttı. Ama bunları yönlendirecek, sanatı çok iyi bilen eğitimciler yeteri kadar gelişemedi. Sanatçı da şaşkındı. Neyi, nasıl yapacağını bilmiyordu. Arkasında hiçbir destek güç yoktu. Cumhuriyet döneminin başındaki o hız, Atatürk’ün sanata verdiği önem, onun olağanüstü bir sezgisiyle sanatı ve sanatçıları onurlandıran ve bunu kurumsallaştıran sözleri ve yaptıkları ondan sonra hızını kaybetti. Sanatçılar ortada kaldı, yalnız kaldı. Ve ancak yavaş yavaş bir canlanma dönemi başladı. Sanat sadece duvardaki bir tablo değildi bir heykel değildir. Sanatı bir tablo bir heykel gibi nesne olarak görmek değil bir uygarlığın itici gücü olarak görmek gerekir. Bu nedenle ben işte bu geçtiğim yıllarda bu hızın artmasını istedim, bunun için çalıştım. Sadece sanat yapmak değil bununla ilgili bütün sanatçıların gelecek kuşaklar için, ülke geleceği için çalışmaları gerekli derim.

“Eserlerimi kıskançlıkla koruyor, bir araya getiriyorum”

60. sanat yılınıza özel olarak hazırladığınız “Devrim Erbil 60. Sanat Yılı Teknikler ve Renkler” adlı serginiz Beşiktaş MKM Çağdaş Sanat Galerisi’nde açıldı. Bu sergiyle sanatınızın hikayesine mi ortak olacağız?

Evet, bir bakıma öyle. Bulabildiğim, ayırabildiğim kadarıyla ki ben bunu büyük bir kıskançlıkla yapıyorum. Kendi eserlerimi kıskançlıkla koruyor ve bunları bir araya getirmeye çalışıyorum.

Nasıl?

Müzayedelerde belli dönemimin çok önemli bir eserini gördüğüm zaman bunu galericilerimle aldırıyorum, sahip olmaya çalışıyorum. Ve bütün bunlar bir araya geldiği zaman kendi ismimin gerçekten doğru anlaşılacağına inanıyorum. Bu sergide de özel koleksiyonum olarak nitelediğim, kıskançlıkla koruduğum, kıskanç gözlerden koruyarak aldığım, sahip olduğum eserleri sergiliyorum. 117 kadar resmim var binlerle ölçülebilecek sayıda eser veren bir sanatçı için bu rakam az görünebilir. Avrupa’nın da önemli sanat galerilerinden biri olan MKM’ye getirdiğim daha birçok eser vardı ama o salon bile alamadı. Belki sanatımın tam özeti değil ama bir fikir veriyor. 60 yılın bir özeti olarak ortaya çıkıyor. Bu 1 ay sürecek bir sergi. Arkasından da başka birçok sergi gelecek. Zaten belki Türkiye’de en çok sergi açan sanatçı olarak niteleyebilirsiniz beni. Sadece Türkiye’de değil, Türkiye’de açtığım gibi yurt dışında da sergiler açıyorum.

Teknikler ve renkler derken sizin renk kullanımınız ve tekniğinizle ilgili olarak ilk kez sizin eserlerinize vakıf olacak biri sizce ne anlar?

Valla ben herkesin, gözü gören herkesin renkleri gördüğünü ya da bunlar arasındaki ilişkiyi çok iyi bildiğini zannetmiyorum. Bunu sadece bir resim seyircisi ya da sadece halktan kişiler için söylemiyorum. Sanatçılar, mimarlar renklerini yaşam mekânlarımıza, kentlerimize sokan insanlar için de düşünüyorum. Rengin itici gücünü, önemini, insanlar üzerinde etkisini bu konularla ilgili insanlar bilebilse çok daha mutlu ortamlar yaratırdık. Benim eserlerimdeki renkler bana özgü, benim duyarlılığımı seyirciye ulaştıran aracılardır. Bunlar kendi içinde kurduğum sistemlerin harmonilerini yansıtırlar. Bu harmonilerin temelinde de doğanın çok çekici yanları, İstanbul’un ruhu, mimariyi anlamlandıran özel renklerin tutkusu ve örnekleri yaşar.

“İstanbul’a en çok Turkuaz yakışıyor”

Artık İstanbul denince akla ilk siz geliyorsunuz. Çok uzun zamandır İstanbul’u resmediyorsunuz? Ve renk renk. İstanbul’la bütünleşmiş gibi hissediyor musunuz?

İstanbul’la benden daha fazla bütünleşen bir sanatçı düşünemiyorum. Çünkü bütünleşmenin manası onu daha çok yaşamaktır. Ben yüzlerce eser verdim İstanbul’la ilgili ve bunu diğer tekniklere yönlendirdim. Mesela serigrafi tekniğiyle eserler binlerce eser verdim. Vitraylarda, gravürlerde bunu kullandım. Bu teknikler Kabataş’la Dolmabahçe arasındaki bir projede benim 30- 40 resmim büyük boyutlarla halkın her gün önünden geçtiği mekanlarda sergilendi. Bunlar 2 yıldır orada duruyor. Müzelerde Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde eserlerim var. Sanatımın yaygınlaşmasını ve insanlarla buluşmasını bu anlamda istiyorum ve değişik tekniklerle de bunu çoğalttığım için daha çok insana ulaşıyor. Belki yakında vakfım için günlük hayatta da kullanabileceğimiz nesnelere bunu uygulayacağım.

İstanbul’a sizce en çok hangi renk yakışıyor?

İstanbul’a bence turkuaz yakışır, Türk mavisi. Buna İstanbul mavisi de diyebilirsiniz. Denizinin renginden göğünün ışığından kaynaklanan bir mavi bu. Ama Türk sanatının kökenlerine gittiğimiz zaman Uygur fresklerine, Orta Asya’da yapılan günlük yaşamda kullanılan renklere, minyatürlerdeki renk harmonisine bakarak çünkü toplumlara göre de rengin değişen yanları vardır. Kırmızı ve mavinin en çok kullanılan başat renkler olduğu ortaya çıkar. O yüzden ben mavi kadar bunun yanında Türk insanın belleğinde, ruhunda, özlemleri içinde olan kırmızının da çok anlamlı olduğunu düşünerek birçok önemli resmimde bu harmoninin çeşitlemelerini yaptım.

"2. İstanbul Art Show" fuarına sıra dışı bir eserinizle konuk oldunuz. Ve "Bu eser bir deneyim aslında” diyorsunuz. Bize biraz bu eserinizden de bahsedebilir misiniz?

Bu projenin ana düşüncesini bu fuarda da görmek mümkün. Sanatın gerçekliğini, hayatın manasını gibi sanatın da anlamını sorgulayan bir fuardı bu. Yalın Alpay fuarın yöneticisi. Bunu fuarın ana teması olarak almıştı. Bir bütün içinde toplanan parçaların anlamlı olacağını düşündük. Bütün ve parça ilişkisini sorgulamak için böyle bir deneyime giriştik. Zannediyorum vermek istediğimiz mesaj anlaşıldı. Parçalanmak yerine bütün olmanın, tek yürek olmanın, ortak heyecanları paylaşmanın güzelliğini burada vurgulamaya çalıştık. Bu mesaj bu deneyimin de bir parçasıydı. Eserim parça parça müzayedeye çıktı. O parçaların bütünleşmesi, parçalanması ayrılmasının getirdiği duygular, sanatın ve gerçeğin sorgulanması bu deneyimi başarılı kıldı.

17 Ocak 2020 Magazin Haberleri Bülteniİşte magazin dünyasındaki günün gelişmeleri...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber