"Selçuk faşist bir rejimi savunuyor"

Hasan Cemal, "İlhan Selçuk Turan'ı savunuyor, müthiş bir Türk milliyetçiliğine kapıyı açıyor. Askerin müdahale etmesini istiyor, AB ve fazla demokrasiden korkuyor. Bunları savunmak faşist bir rejimi savunmaktır" diyor

Cumhuriyet gazetesindeki "iç savaş"ın perde arkasını yazan Hasan Cemal: Hasan Cemal'le 19 yıllık (1973 - 1992) Cumhuriyet Gazetesi anılarını, ayrılığa yol açan kavgalarını yazdığı, "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim. Cumhuriyet Gazetesi'ndeki 'İç Savaş'ın Perde Arkası" (Doğan Kitap) üzerine konuştuk. 600 sayfa tutan kitap aynı zamanda bir dönemin basın tarihi özeti. Kitabın genel akışı içinde bir kavganın oluşumunu görüyorsunuz. 1981'de genel yayın müdürü oldum. 81'den itibaren küçük küçük olayları veriyorum. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen ve Oktay Akbal ile benim ve benim arkadaşlarımın arasında dünyaya, Türkiye'ye, ekonomik ve siyasal sistemlere bakıştaki farklılıkların, çekişmelerin bütün işaretlerini ortaya koyuyorum. Ben bu görüş ayrılıklarının gazetenin çerçevesi içinde tutulmasını savundum. Bu vazoyu kırmayalım, demokrasiyi savunan, yelpazesi geniş bir gazete olalım diyordum. 500. sayfaya kadar İlhan Selçuk hakkındaki eleştiriler gayet makul gidiyor. Hatta kitap 500. sayfada bitmiş olsaydı, bir gün sizin İlhan Selçuk'la barışabileceğinizi düşünebilirdim. Fakat 500. sayfadan sonra İlhan Selçuk neredeyse faşist, Nazi, Miloşeviççi oluyor. Son bölümü çıkartırsak, bu kitap iletişim fakültelerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulabilir. Çünkü aynı zamanda bir basın tarihi anlatıyorsunuz. Son bölümde ise korkunç bir öfke patlaması var İlhan Selçuk'a karşı. "Yeni Turan'ı savunuyor" Selçuk, Cumhuriyet'i nasıl bir çizgiye getiriyor? "Yeni Turan" diye Turan'ı savunuyor, müthiş bir Türk milliyetçiliğine kapıyı açıyor. Bu öylesine bir kapıyı açış ki, "Ben öteden beri Turancıydım" diyen ve Türkiye'deki faşist hareketin içerisinde yer almaktan gurur duyduğunu açıkça yazan bir Altemur Kılıç'a Cumhuriyet'in sayfalarını açıyor. Selçuk, Ziya Gökalp'ten, Kızıl Elma şiirlerinden alıntılar yapıp, "yeni Turan" diye yazılar yazmaya başlıyor. "Sırtımızı AB'ye dönelim" diyen bir Devlet Bahçeli ile kapalı kapılar arkasında görüşmeler yapıyor. Bununla yetinmiyor, askeri yönetime müdahale çağrısı yapıyor. AB'ye karşı çıkan, Kıbrıs'ta çözümü vatana ihanet diye nitelendiren ve bunun için de birtakım karargahlarda vatan hainleri listeleri çıkartan bazı askeri odaklarla işbirliği içerisine giriyor. Bakıyorsunuz, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman emekliye ayrılıyor, Cumhuriyet Vakfı Genel Kurulu'na üye oluyor; Jandarma Komutanı Şener Eruygur aynı şekilde. İpler kopmadan önceki gece İlhan Selçuk, bütün farklılıklara rağmen sizinle bir uzlaşmaya varıyor. Sabah geldiğinde ise İlhan Selçuk zıvanadan çıkmış bir şekilde size saldırıyor. Sizden ayrıldıktan sonra Ali Sirmen ve Uğur Mumcu ile görüşüyor, siz onlar tarafından kışkırtılmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Sanki siz de kitabı yazmışsınız yazmışsınız, 500 sayfaya kadar kimseyle konuşmamışsınız, sonra son anda birileriyle konuşmuşsunuz ve birileri de sizi İlhan Selçuk'a karşı doldurmuş ve patlıyorsunuz. Bununla da yetinmiyor, sırtımızı AB'ye dönelim, İran'la, Çin'le Rusya ile Orta Asya'ya açılalım diyen eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç Paşa ile birlikte oluyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun altına imza atmış Uzanların kurduğu Genç Parti'yi savunuyor. Öyle bir aydınlanma anlayışı var ki, Türkiye İslami bir düzene gidiyor. Bunun için asker gelsin ve biz Türkiye'de askeri bir yönetimle aydınlanmanın gereklerini yapalım ve ortalığı temizleyelim diye açık açık yazabiliyor. İlle de Hitler ve Franco olması gerekmiyor. Miloşeviç de komünistlikten geliyor, aşırı milliyetçiliğe kayıyor. Ben bir zihniyeti anlatıyorum. Bu anlattıklarınız faşist ve Miloşeviççi nitelemelerini haklı kılacak şeyler mi? Hitler, Mussolini, Franco faşizmine mi benziyor? "Askere çağrı yapıyor" Miloşeviç'in de vardı, o da komünistti. İlhan Selçuk'un komünizme olan bir hayranlığı var. Nasıl, komünizm bir ütopya? Komünizm son tahlilde bir ütopya. Fiiliyatta bir şey yapmadan da komünist olabilirsiniz. Ama faşizm bir ütopya değil. Faşizm çok reel bir şey. Burada şunu göz önünde tutmanız lazım. İlhan Selçuk'un nasıl bir aydınlanma, nasıl bir Kemalizm, nasıl bir milliyetçilik anlayışı var? Bugün siz Türkiye'de demokrasiye nasıl bakacaksınız? Ve bunlar sizi nereye götürebilir ona bakacaksınız. Bugünkü tabloda, "AB eşittir demokrasi". Onlar ise, "AB'yi istemiyorum çünkü AB fazla demokrasi demek. Fazla demokrasi de ülkeyi böler" diyor. Hiçbir eylem yapmadan, hayatın içerisinde yer almadan bir ütopya ile yaşayabilirim. Ama faşizm öyle bir ideoloji ki fiiliyatta bir şey yapması lazım ve ütopyaya tahammül edemez. İlhan Selçuk için komünist deseniz daha makul. Ama faşist demeniz insanın tüylerini diken diken ediyor. "Alan temizliği istiyor" Sadece AB değil. Askere, "Seçim sandığından karşı devrim çıkıyor. Müdahale edin, elinizi çabuk tutun. Demokrasiyi askıya alalım; aydınlanmanın, laikliğin gereğini yapalım" çağrısı yapıyorlar. Şimdi bu demokrasiyle bağdaşır mı? Kim gelecek ve neye göre, neyi düzeltecek? Yani kırılma noktası AB... "Askerin müdahale etmesi, demokrasiyi askıya alması, bir alan temizliğine girmesi, laiklik şudur böyle olmalıdır, demokrasi budur, böyle olmalıdır, AB fazladır, Kürtlere verilen haklar fazladır, Aleviler şöyle bir kenarda dursun" demesine siz otoriter rejim diyebilirsiniz. Ben bunun adına faşist bir rejim diyebilirim. Bu aynı zaman faşist bir rejim de olur. 12 Eylül'ü, 12 Mart'ı nasıl niteleyeceksiniz? Askere yaptığı çağrı, "MHP ile ilişkileri" faşizm mi? Askere çağrı yapmak demokrasi değil ama "otoriterci" anlayışla ilgili Popper'dan yaptığınız alıntılar var. Otoriterci demeniz yeterli değil miydi? "Cumhuriyet yaşamalı" Bunu ona sor. Kim verdi o istihbaratı? Ali Sirmen ile yakındı, ondan mı aldı bilmiyorum... İlhan Selçuk'lar ayrıldıktan sonra Melih Aşık'ın "Cumhuriyet'in başyazılarını Mehmet Barlas yazıyor" yazısı son derece ters bir etki yapıyor. Hiç karşılaşınca sordunuz mu? Ne kadar ayakta tuttuğu görülüyor. İlhan Selçuk'u eleştiririm ama kurum olarak Cumhuriyet'in yaşamasını da temenni ederim. Bu ikisinin çelişik olduğunu sanmıyorum.... İronik ama eleştirdiğiniz İlhan Selçuk şu anda Cumhuriyet'i ayakta tutuyor gibi... "Uğur Mumcu yaşasaydı bazı konularda birbirimize daha yakın olurduk" Bilmiyorum. Bunu İlhan Selçuk'a soracaksınız. TKP'ye daha yakın olduğu muhakkak ama kendisine sorun. Size göre Selçuk gizli TKP'li mi? Ne Troçki oldum ne de başka bir şey. İlhan Selçuk'un Stalin'i savunan yazıları var. Selçuk'a "son Stalin" diyorsunuz. Siz de Troçki mi oluyorsunuz? "Hep şal örtüyor" Siyaset bilimi kitabı yazmadım. Neden "takiyeci" diyorum? Hem Stalin'i seviyor hem sevmiyor. Bunu çok üstü kapalı yazıyor. Bazı şeylerin üzerine hep bir şal örtüyor. Daha vurgulayarak anlatmak için bu terimleri kullandım. Bir siyasi terimler sözlüğünde olumsuz diye niteleyebileceğimiz her terimi Selçuk için söylemişsiniz: "Dengeci, komplocu, takiyeci, beyin yıkayıcı vb." Şimdi Handan Selçuk'un ölümü ile ilgili yazım "Dostluklar ve ideoloji" başlıklı bir yazıydı. Tabii çok insani bir şeydi. Çok uzun yıllar yakın olduğun birileriyle koptuktan sonra, bunun insanda bıraktığı bazı şeyler var. İdeolojik ve siyasal açıdan çok eleştirebilirsin fakat o dostlukları andığın zamanlar olur. Selçuk'un eşi Handan hanım hayatını kaybedince bir yazı yazıyorsunuz. Daha sonra da sizin anneniz vefat ediyor. O kadar insani durumlar ki siz İlhan Selçuk'tan bir telefon bekliyorsunuz ama gelmiyor. Bilinçaltı okumak yanlış ama hâlâ eski bir dosttan bir ses duymak istiyorsunuz. "Askerlere çağrı yapan" Selçuk'tan her şeye rağmen bir telefon bekliyorsunuz... Ben ayrıldıktan sonra Selçuk'un tek adamlığı var. Her şeye damgasını vuruyor. Hep sermaye korkusu verirdi. Kendisi gazeteyi sermayeye açtı. Mehmet Emin Karamehmet, Uzanlar... Bize kızdığında, "Cumhuriyeti Sabah'laştırmak istiyorlar" derdi. Kendisi Sabah'ın sahibi Turgay Ciner'i Cumhuriyet'e ortak yaptı, hem de Sabah'ın binasına götürdü Cumhuriyet'i. Siz ayrıldıktan sonra, "Selçuk, gazetede tek hakim olmanın getirdiği bir etkiyle siyasi görüşlerini daha açığa vuruyor" diyorsunuz. "Artık bu bir darbeydi" Bütün basın porselen tabak çanak veriyordu. Genel yayın müdürlerinin odaları zücaciye odasına dönmüştü bir dönem. Bunu belirtmiştim. Ama ayrıldıktan sonra bir yerde çalışmak zorundaydım ve ayrıca Sabah'ta da keyifle çalıştım. Gerçi siz de Sabah için "zücaciye dükkanına döndü" dediniz ve Sabah'ta yazar oldunuz. Birçok şeye farklı bakardık. Uğur Mumcu o kadar devletçiydi ki özel televizyona da karşı çıktı, anti Amerikancıydı, ben değildim. Yaşasaydı, Uğur Mumcu ile bazı konularda birbirimize daha yakın olurduk. Mumcu'nun tavrına ve ilişkilerine yönelik çok sert eleştirileriniz var. Nadir Bey ölünce bütün uzlaşmaları ben sağladım. Yayın kurulu başkanı olarak İlhan Selçuk'u ilan etmek gibi... Buna rağmen, Osman Ulagay siyaset yazmayacak, başyazıyı Hasan Cemal değil sadece İlhan Selçuk yazacak gibi kararlar gelince, bu artık bir darbeydi. O zaman, "Bu olmaz. Yönetim kuruluna götürürsem sizin istediğiniz karar çıkmaz" dedim. Öyle bir söz ettin ki, "Sen darbelere karşı çıktın, ama gazete içinde de darbe yaptın" diyorsun. Selçuk daha örgütlü. Siz 12 Mart sonrası darbeleri eleştirdiniz ama sonra bir gazetede darbe yapmak zorunda kaldınız. Bölüm başlığı var... "Darbeye karşı darbe..." İcra kurulu, "genel yayın müdürünü işten atıyorum" derse, bu darbe değil bir karardır. Darbe esas onlarınki. Kendini savunuyorsun bir yerde. Kitapta "Darbeye karşı darbe" diye bir ara başlık var ama.... Hasan Cemal'in 1973 yılında başlayan, 11 yıl genel yayın müdürlüğü, iki yıl Ankara temsilciliği de olmak üzere 19 yılını geçirdiği Cumhuriyet gazetesindeki anılarının bir kısmını dün vermiştik. Hasan Cemal'in "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim Cumhuriyet Gazetesi'ndeki 'İç Savaş'ın Perde Arkası" adıyla yayımladığı kitabındaki anılarından bazı bölümler şöyle: Uğur Mumcu, kaçakçılık konularına girdikçe, bazı durumlarda devlet istihbaratının, askerin destek ve işbirliğini aradı. Örneğin, Ankara Hukuk'tan arkadaşı ve eski MİT başkan yardımcılarından Mikdat Alpay, "Uğur'la sabahlara kadar konuşurduk" demişti 1990'ların ikinci yarısındaki bir sohbetimiz sırasında bana... Alpay'ın MİT'teki ilk görevi ise "Madanoğlu cuntası"yla ilgili dosyaydı.Ben Uğur'un askerle temasını ilk kez 12 Eylül'den bir süre sonra, Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ'un kendi ağzından duydum. Ankara'da kendisini ziyaret etmiştim. 1982 ya da 1983 olabilir. Üruğ Paşa, Uğur Mumcu'nun kendilerine verdiği bazı bilgilerle kaçakçılık alanında operasyonlar düzenlediklerini söylemişti. Şaşırmıştım.Bunu bir tek İlhan Selçuk'la paylaşmıştım. Mesleği açısından Uğur'un bu tutumu elbette hoşuma gitmemişti. İlhan Selçuk'un da hoşlandığını söyleyemem. Uğur, Ağca-Papa-mafya derken birtakım arı kovanlarına elini sokuyordu. Bu da onu devlet içinde "destek odakları" aramaya itiyordu.* * *Uğur gazetemizin "ahlak zabıtası"dır! Hepimizin özel hayatını takipte tutar. Bir keresinde, "Oğlum dikkat et, Başbakanlık'ta kimin evini kullandığın konuşuluyor" diye uyarmıştı Yalçın Doğan'ı... Mumcu devletten destek arıyordu Nadir Bey uluslararası bir kongrenin açılışında bir konuşma yapacağımı öğrenince, yüzüne ve sesine bazen gelip oturan o alaycı titreşimler ve küçümseyici mimikleriyle sordu:"Peki sen nece konuşacaksın?..""İngilizce efendim" demekle yetindim, başka bir şey söylemeden kalkıp gittim. Kırılmıştım Nadir Bey'e... Berin Hanım da kaç kez, "Ayol, sen nasıl İngilizce konuşma yapacaksın?" dedi. Vasat Fransızcası yüzünden İlhan Selçuk'un da benzer muameleyle karşılaştığını kendisinden dinlemiştim. Sen, nece konuşacaksın 1976 ya da 1977 yılı olmalı. İlhan Selçuk'un Etiler'deki evinde bir kavga yaşamıştık. Yazı İşleri Müdürü Bülent Dikmener, bana ve Şükran Ketenci'ye kızardı. İlhan Selçuk'tan da son yıllarda fazla hazzetmiyor ama pek belli etmiyordu. Bana hem İlhan Selçuk'un hem de Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke'nin adamı diye kızıyordu.O gece Dikmener, Ketenci'yle bana laf atınca Kurtböke sinirlendi. Bir anda birbirlerine girdiler, yerde alt alta üst üste, yumruk yumruğa yuvarlanmaya başladılar. Hepimiz şaşırdık. Allah'tan güçlü kuvvetli Ali Sirmen vardı, araya girip yönetmeni ile yazı işleri müdürünü ayırabildi. Bu arada İlhan Selçuk'un eşi Handan Hanım'ın çok sevdiği koltuklarından biri kırılmıştı. İlhan Selçuk'un evinde yumruklar konuştu 1970'li yılların ikinci yarısı olmalı. Salonda bir gürültü koptu. Baktım, şair Ataol Behramoğlu ile kardeşi şair Nihat Behram yüksek sesle tartışıyorlar. Ali Acar, Nihat'ın bir şiirini kısaltmış! Şiirin yarısı yok. Ali Acar diyor ki: "Ne olacak sizinki de Kuran mı? Her yazı kısaltılıyor da, sizin şiir neden kısaltılmasın?"Ali Acar bir keresinde de karikatür kısaltmaktan başımı belaya sokmuştu. Sabah telefon, yılların büyük karikatürcüsü Ali Ulvi avazı çıktığı kadar bağırıyor:"Benim karikatürüm dört atlıydı. Biri yok olmuş, üçe inmiş. Nasıl olur bu?" Acar sayfa bağlanırken, bir de bakmış ki, hesap yanlış. Uçak saati de yaklaşıyor, kaçabilir. Acar, karikatürdeki bir atı kesiveriyor. Her zamanki sakin haliyle, "Uçağı kaçırmaktansa, benzer bir kareyi atarak kısaltma yaptım" diyor gülerek. Ali Acar 4 atlı karikatürü 3'e indirdi 1980'lerin sonlarıydı. Çekoslovakya'da Kadife Devrim'in lideri Vaclav Havel yüzünden bir akşam İlhan Selçuk'la kavga etmiştik. Bana bir ara o kadar kızmıştı ki, işaretparmağını neredeyse gözümün içine sokarak, "Çerkezler aptal olur!" demişti.Masada Okay Gönensin, Hikmet Çetinkaya, Yalçın Bayer de vardı. Hayata bakışımızdaki uçurum apaçık ortaya çıkmıştı o akşam. Karl Popper'dan sonra Vaclav Havel'i de "karşıdevrimci" ilan etmişti.Ben de Havel'e olan sempatimi ve onun Marksizm'i "laik din" olarak tanımladığı görüşlerini savunmuştum. O da bana yüzü kireç gibi bembeyaz kesilerek tıslamıştı: "Marksizm'e laik din diyenler karşıdevrimcilerdir." 'Çerkezler aptal olur' Kapatıldıktan sonra sansürcübaşı kesilmiştim. Nadir Bey odama geldi, yazısını uzattı. Yine Nadir Bey'in böyle bir başyazısı yüzünden kapatılmıştık. "Çok güzel" diye söze başladım, "ama"yla devam ettim: "Bu yazıyı koymasak daha iyi olur. Hazretler şu günlerde zaten son derece sinirli. Kapatırlarsa, Cumhuriyet'i ekonomik bakımdan kurtaramayız."Bir an durdu, "Takdir senin Hasan Cemal."Her gazetede patronlardır yazarları, yöneticileri frenleyen. Bizim Cumhuriyet'te tam tersi... Patronun yazısını koymadım Emine Uşaklıgil'in (Cumhuriyet'in ortağı) ilk kocası Prens Ahmet, Osmanlı sülalesinden, son padişah Vahideddin'in torunlarından. İkinci kocası, Asaf Savaş Akat; Cumhuriyet radikalizminden hiç hoşlanmayan liberal bir iktisatçı. Şimdiki erkek arkadaşı David Tonge, bir İngiliz gazeteci... Uğur'un (Mumcu) espri malzemesi:"Cemal Paşa'nın torunu, İngiliz Kemal'e karşı..."Doğan Nadi'nin eşi Mary Elizabeth'in iki kızı da Amerikan vatandaşı... Emine'nin kız kardeşi Zeynep de Washington'da yaşıyor. Dünya Bankası'nda çalışıyor ve bir Amerikalı'yla evli... Emine'nin dedesi Halit Ziya Uşaklıgil. Uşakzadelerden Latife Hanım, Atatürk'ün eşi... Cemal Paşa'nın torunu İngiliz Kemal'e karşı Yalçın Doğan: Bizim de teknemiz olsun Yalçın geldi. Benimle her şeyi her zaman açık açık konuştuğunu söyleyince, ben de Emine'yle yaptığı gizli kahvaltıdan söz ettim. Her seferinde olduğu gibi tepesine kadar morardı.Kendisine olan güvenimi sarstığını belirttim. Gözleri doldu. İstifasını, istersem hemen yazabileceğini söyledi. Bir yıl süreyle de hiçbir yerde çalışmayarak, bana bir komplo kurmadığını kanıtlayabileceğini ekledi. Bir süre önce gelip bana demişti ki: "Güneri'nin (Cıvaoğlu) teknesi var, bizim neden olmasın?.."Ev tut demiştik. O da gitti 860 dolara tutunca, bütün gazete karıştı, bu da ne oluyor böyle diye. Salı, 28 şubat '87. Yalçın'la bugün Ankara'da konuştum. Kendisiyle artık çalışamayacağımı söyledim. İlhan Selçuk dün İstanbul'da Yalçın'ın gitmesini engellemek istemiş yine. "Sermayenin oyununa geliriz" demiş. Uğur da, "Asıl Yalçın'ı muhafaza etmek olmaz mı, sermayenin oyunu?" diye yanıtlamış... Cumartesi, 13 aralık '86

21 Eylül 2019 Magazin Bülteni21 Eylül 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber