Şili'de "şarap baharı"

Önceki haftayı bağbozumuna henüz başlayan, sonbahar mevsimini yaşayan Güney Amerika'nın şarapta atağa kalkan ülkesi Şili'de geçirdim. Kalite ve fiyatlar böyle giderse, Şili şarapları tüm dünyayı fethedecek gibi görünüyor

myalcin@turk.net Şili'deyiz. Güney Amerika'nın batı sahillerinde, kıtanın kuzeyinden güneyine adeta bir şerit gibi inen bu ülkede bulunmamızın sebebi, Şili şaraplarının tüm dünyada -bu arada da Türkiye'de- yaptığı büyük atak ve artık bir şarap ülkesi olarak akla gelen Şili'de bağbozumu mevsiminin başlamış olması.Demokratik sosyalist lideri Allende'nin faşist bir askeri darbeyle katledildiği, en değerli müzisyen Victor Jara'nın sosyalist olduğu için önce bileklerinin kesilip sonra da kurşuna dizildiği, büyük ozan Pablo Neruda'nın sürgüne gönderildiği koyu karanlık dikta yıllarından sonra demokrasisine kavuşan Şili, yaralarını sarmaya başlamış. Gün geçtikçe dünyaya açılıyor, yabancı semaye çekiyor, başkent Santiago gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin, kamu binalarının inşaatlarından geçilmiyor. Yoksulluk azalmış, Latin Amerika ülkelerinde her yerde karşınıza çıkan teneke mahalleler, bahçeli evlerden oluşan şirin semtlere dönüşmeye başlamış. İstanbul'un insanın yüzünü bıçak gibi kesen şubat soğuğundan sonra, Santiago Havalimanı'ndaki mini şortlu turistleri görmek doğrusu hayli büyük sürpriz. Onlar için de yün ceketli, kolları pardösülü adamlar görmek öyle olsa gerek. Bize adeta Merihlilere bakar gibi bakıyorlar. Kışın hüküm sürdüğü kuzey yarıküreden, sonbaharın henüz başladığı güney yarıküreye yolculuğun böyle cilveleri var. Böyle bir ortamda, kentin şık bir semtinde, yakındaki Pasifik Okyanusu'nun deniz ürünlerini "yorumlayan" gözde bir İtalyan şefin yemekleriyle "yeni kuşak" Şili şaraplarını yudumlamak, o yüzden şaşırtıcı gelmiyor. Ev sahiplerimiz, daha önce adını bile duymadığımız bir kırmızı açtırıyorlar: Nefis. "Bu, Şili'deki son akımın öncüsü olan bir şarap. Bir 'biyodinamik' ürün" diyorlar. Biyodinamik şarapçılık, bağcılıkta doğanın verdiği mesajları, hatta ayın hareketlerini bile dikkate alan "organik"ten bir adım öte bir akım ve bu akımın başladığı Fransa'dan binlerce kilometre ötede Şili; hemen bu yeniliğe adapte oluyor.Ardından hemen herkesin Şili'nin en üstün şarabı olduğunda bileştiği Almaviva'nın şaraphanesini ziyaret ediyoruz. 1990'ların sonunda, Bordo'nun şarap kralı Baron Philippe de Rothschild ile Şili'nin şarap kralı Concha y Toro ortaklığıyla kurulmuş bir bağ ve şaraphane Almaviva. Adını Mozart'ın ünlü "Figaro'nun Düğünü" eserinin kahramanlarından Kont Almaviva'dan alıyor. 850 dönüm arazide Cabernet Sauvignon, Carmenere ve Cabernet Franc üzümleri dikili. Her üçü de Bordo kökenli bu üzümlerden Carmenere, Şili şarapçılığının bayrağı. Zira birkaç yüzyıl önce göçmenler tarafından dikildiği bu topraklarda, Bordo'dan bile daha iyi sonuç vermiş ve ülkedeki ana siyah üzüm haline gelmiş. Bu üç üzüm, okyanusun dalgalarını andıran ilginç çatılı şarap yapımevinde, 16-18 ay Fransız meşe fıçılarda bekletildikten sonra, bir yıl da şişede dinleniyor ve 100 doları aşan bir fiyata hem Şili'de hem de tüm dünyada alıcı buluyor... Ülkenin en üstün şarabı Almaviva'nın ardından, buradaki gibi "şato" sisteminde değil, fabrikasyon tarzda şarap yapılan Concha y Toro'nun dev şarap yapımevini geziyoruz. Bağbozumu başlamış, kuzeydeki Kazablanka Vadisi'nin erkence olgunlaşan beyaz üzümleri gelmiş. Tesis büyük ölçeklerde kitle şarapları yapımına uygun. Ancak ardından yaptığımız tadımda, bağcılıktaki disiplin sayesinde bu şaraphaneden bile "butik" güzellikte şaraplar çıkabildiğini görüyoruz. Türkiye'ye de gelen ve iki yıldır marketlerde bolca bulunan Frontera ve Sunrise serileri, bildiğimiz, temiz ve rahat içimli, kalite-fiyat dengesi uygun şaraplar. Ancak benim aklım, "Teruar" anlamına gelen Terrunya serisinin Sauvignon Blanc ve Carmenere'inde kalıyor. Orta fiyat kategorisindeki bu nefis şarapların vergilerin yüksekliği dolayısıyla Türkiye'ye ithali, şimdilik düşünülmüyor.Don Melchor malikanesi ise firmanın kurucusunun evi. Yıldız Parkı'nı andıran dev bir bahçenin ortasındaki malikane bağlara çok yakın, geniş bir de mahzeni var. Casillero del Diablo, yani "Şeytan Mahzeni" efsanesi işte burada doğmuş. Yerin kat kat altındaki hapishane hücrelerini andıran mahzeni geziyoruz. Mihmandarımız anlatıyor: "Don Melchor bu en loş kesime en değerli yıllanmış şaraplarını koyarmış. Zamanla hizmetçilerin şaraplardan aşırdıklarını fark etmiş, kimse şaraplara dokunmasın diye, mahzenin bu bölümünde şeytanın gezdiği söylentisini yaymış. O gün bugündür, şaraplarda eksilme olmamış..."Firmanın bugünkü yöneticileri, mahzenin adını en ünlü serilerine vermişler. Concha y Toro, Şili şarapçılığının lideri olarak pek çok konuda da öncülük yapmış. Halen New York borsasına kote, 100'ün üzerinde ülkeye ihracat yapıyor ve yaklaşık 40 bin dönüm bağın sahibi. Şeytan Mahzeni efsanesi Zaten Şili şaraplarını bu denli ucuz fiyatlı kılabilen de, bu dev ölçekler. Ülkede bağcılık, monoblok dev taban arazilerde yapılıyor. Buralarda ziraat yapmak, Avrupa'daki birçok bağ bölgesinde, sert yamaçlardaki "mendil kadar" bağlarda ziraat yapmaktan çok daha ekonomik. İktisattan "ölçek ekonomisi" burada devreye giriyor ve birim başı maliyet düşüyor.Şili doğa açısından da avantajlı. Bağlara, bir zamanlar Avrupa bağlarını kasıp kavuran ve hâlâ daha tehlike oluşturan asma biti hastalığı hiç girmemiş. Pasifik Okyanusu'nun sert rüzgarları, kıyılardaki tepelere çarpıp bağlara gelemiyor. Doğudaki And Dağları da bağların kenarlarında bir başka set oluşturuyor ve ortada kalan dev ovalarda, bağcılığa uygun bir mikro klima oluşarak üzümleri ideal olgunlaştırıyor. Şili "Yeni Dünya" şarap ülkeleri arasında anılsa da, iklimi bir Kaliforniya'ya, bir Avustralya'ya göre daha ılıman ve bu yüzden şarapları da dengeli, Avustralya ya da Kaliforniya kadar yüksek alkollü ve ağır değil. Doğanın sağladığı avantaj

15 Ekim 2019 Magazin Haberleri.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber