“Yerde yatan Mahir’i mavi kazağından tanıdım”

Onlarca savaş, yüzlerce olay ve binlerce kare fotoğraf... Ergin Konuksever “Ben aslında foto muhabiri değildim, habere gittiğim foto muhabir arkadaşların çektikleri fotoğrafları beğenmeyince kendime bir makine alıp astım boynuma” diyor.

“Yerde yatan Mahir’i  mavi kazağından tanıdım”

Meslek hayatını, yaşadıklarını ve son açtığı sergisini konuşmak için bir araya geldiğimiz duayen gazeteci Ergin Konuksever Kıbrıs Savaşı’ndan Deniz Gezmiş’in yakalanışına, Kanlı Pazar’dan Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüşüne kadar yaşadıklarını ve fotoğraflarının hikayelerini anlattı.

Savaş muhabiri olmaya nasıl karar verdiniz?

Valla ben karar vermedim. Olaylar beni itti.
Ben işimi seven bir adamdım. Hayatımda da hiçbir şeyden çekinmemişimdir, ihtiyarlığımda da çekinmiyorum. O yüzden bu tür olaylara hep
“Sen git, sen git” dediler. Aslında biraz gagalama oldu (gülüyor). Neredeyse tüm harplere gittim.

Savaş muhabiri neleri göze almalı?

Kendinizi hiç düşünmeyeceksiniz. Arkanızdakileri de düşünmeyeceksiniz. Evde çocuklar var, eşim var... “Ben ne yaparım? Onlara ne olur?” diye düşünmeyeceksiniz. Düşünürseniz bu iş olmaz... “Ben bu işi en iyi nasıl yapabilirim, nerede durursam en iyi fotoğrafı, en iyi haberi yakalarım?” diye düşüneceksiniz.

Meslek hayatınızda başınıza gelen en ilginç olay neydi?

Ben Kıbrıs Harbi’ndeyken üsteğmen Ersel Kayan ile birlikte iki çılgın gibi ölüme gittik. O sırada Rumlar bir köyü kuşatmışlar. Kuşatanlardan çoğu kaçtı ama biz beş kişiyi esir aldık. O sırada Hakkı Borak Paşa geldi “Alın bunları bir yere kapatın” dedi. Tam arkamı döndüm gidiyordum, silah sesi duydum. “Yapma! Dur!” diyene kadar bir asker arkadaş esirleri vurdu. Bir çukur açtık onları gömdük. Bu olaydan iki gün sonra ben vuruldum ve esir düştüm. Bu olayla ilgili çekilen fotoğrafların filmleri çantamdaydı. Onlar filmleri alıp yıkamışlar...

Sonra neler oldu?

Tedavim tamamlandıktan sonra geri döndüm.
O zamanlar Milliyet’te çalışıyordum. Abdi İpekçi beni çağırdı. Benim çektiğim esirlerin olduğu fotoğrafı bir Amerikan gazetesi kullanmış, “Bu esirler nerede? Bu esirleri Türkler maden ocaklarında çalıştırıyor” diye haber yapmışlar. Abdi İpekçi bana “Bak burada senden bahsediyorlar” dedi. Daha sonra Rauf Denktaş arayıp ‘Komisyonda senin çektiğin fotoğraflar konuşuluyor. Başımıza dert oldu, gelip komisyonda ifade verir misin?’ dedi. Gittim ifade vermeye. Ben de o zamana kadar fotoğraflarımdan sadece bir tanesini gördüm. O da Amerikan gazetesinde çıkanı. Komisyonda bir dosya koydular önüme tüm fotoğraflarımı basmışlar ama sadece adamların yakalanışı var, öldürülüşü yok. Komisyondakiler, “Türkler madende çalıştırıyor bu insanları” diyor... Ben de “Burada sadece bu adamların ele geçirilişi var ama normalde o filmlerde bu adamların öldürülüşü de var, onları da çıkarın ortaya” dedim. Tam çıkarken komisyon başkanı koluma girdi, bak dedi “Ben soğuk bir memlekettin çocuğuyum, burası sıcak. Burada çok güzel bir evim ve arabam var ayrıca ayda 20 bin dolar maaş alıyorum. Ben de öldüklerini biliyorum ama bu iş bitsin istemiyorum”

Çektiğiniz fotoğrafları ve tanık olduklarınızı düşündüğünüzde nasıl bir mesleki hayat yaşadınız?

Kötü şeylere çok defa şahit oldum. Kıbrıs Harbi’nde arkadaşım yanı başımda bağıra bağıra öldü. II. Kıbrıs Harekatında ben yaralanmıştım, yanımda Adem Yavuz vardı. Beni bir hastaneye götürdüler, Adem de geldi benimle. Hastane personeli beni sedyede yumruklamaya başladı “Bırakalım ölsün” diyorlardı. Bu olaylar olurken bir doktor geldi, herkesi kovdu ve beni ameliyata aldı. Üzerinden tahminimce bir-iki saat geçti ki Adem’i bir sedyeyle yanıma getirip yatırdılar. Onu da vurdular ama Adem kan tutulması yaşadığı için hissetmedi diye düşündüm. Adem on gün hiç konuşmadı, kalıp gibi yattı. Sonra bir ara kendine geldi “Kaçalım abi buradan, bizi öldürecekler” dedi. Ben de, “Yok oğlum öyle bir şey, neden öldürsünler bizi?” dedim. Meğer beni ameliyata götürürlerken bir asker Adem’in karnına ateş etmiş. Bir mermiyle tüm bağırsakları parçalanmış. Altı-yedi defa ameliyat oldu ama en sonunda bayıltmadan ameliyat edildi. Çünkü bayıltılırsa uyanmaz diyorlardı. Ameliyattan sonra Adana’ya gönderdiler ama dayanamadı öldü.

“Yerde yatan Mahir’i  mavi kazağından tanıdım”

“Kızıldereye de gittim”
“Mahir cezaevindeyken İnan Selçuk da oradaydı. Ben Selçuk’u ziyarete gittim. Tesadüfen Mahir’i de getirdiler. Mahir’e, ‘Bir şey istiyor musun?’ diye sordum. ‘Üşüyorum abi bana bir battaniye yolla’ dedi. Ben de ‘Battaniye yollarım ama şu kazağı al’ diyerek üzerimdeki mavi kazağı çıkarıp ona verdim. Sonra cezaevinden kaçtılar. Öldürüldüklerinde olayın yaşandığı yere gittim. Hepsini üst üste yığmışlardı. Mahir’in üstünde benim verdiğim mavi kazak vardı. Gördüğüm zaman çok üzülmüştüm. Çoğu tanınmaz haldeydiler. O kazak olmasaydı ben Mahir olduğunu da anlamazdım.”

“Yerde yatan Mahir’i  mavi kazağından tanıdım”

“Kanlı Pazar’da vinç insanların üzerinden geçti”
“Kazancı yokuşunun bir üstünde oldu olaylar. Kimse vurularak ölmedi o gün. Tam yolun ağzına bir vinç makinesi koyup kapatmışlardı. Oradan kimse gelip gitmesin diye. Sonra silahlar patlayınca insanlar yoldan aşağıya doğru kaçmaya başladılar, bu arada bu makine yolun ağzını tıkadı. Makinenin şoförü de yolu açmaya çalıştı ama eli ayağına dolaştı. Geri almaya çalışırken ileriye aldı makineyi kaçırdı ve aşağıya gitmeye başlayan vinç insanların üstünden geçip gitti.”

“Yerde yatan Mahir’i  mavi kazağından tanıdım”

“Tanınmasın diye gözlük çizdik”
“Mustafa ve Haşmet diye iki genç vardı. Üniversiteye ülkücü baskını olacak diye kapının önüne dikildiler, kimseyi içeri sokmuyorlar. Ellerinde de silah var, ateş ediyorlar. Ben onların fotoğraflarını çektim gazetede yayımlayacağız ama nasıl? Mustafa’nın gözlerine bant taktık, Haşmet’e de güneş gözlüğü çizdik. Ertesi gün beni sıkıyönetimden çağırdılar.
‘Kim bunlar, isimleri ne?’ diye. Aslını istediler. Biz fotoğrafların üstüne bant yerleştirdikten sonra üstünden yine fotoğraf çektik tam film oldu. Verdim fotoğrafı baktılar yapıştırma bir şey yok. Araştırdılar ama bulamadılar. Sıkıyönetim başkanı bana ‘Bak arkadaşlarını ele vermedin ama benim misafirhanelerim çok, seni de misafir ederim’ demişti.”

“Deniz Gezmiş o gün bakana tükürmüştü”

“Deniz Gezmiş Sivas’ta yakalanmıştı. Ankara İçişleri Bakanlığı’na getirilecekti.
Ben Deniz’i üniversite yıllarından tanırdım. Öğrenci değildim ama üniversitenin içindeydim. Bu fotoğrafı İçişleri Bakanlığı’nın kapısının önünde çektim. Deniz getirildiğinde gayet iyiydi. İçişleri Bakanı’nın yüzüne tükürmüştü o gün. Deniz’in orada söylediği
bir laf var, çok önemlidir; ‘Ben karşıdan gelen Mehmetçik olduğu için elimdeki otomatik silahı ateşlemedim, yoksa onların hepsini vurur öldürürdüm, ben askere kurşun atmam.”

12 Kasım 2019 Magazin Bülteni12 Kasım 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber