Tarihin sayfalarını karıştırdığınızda karşılaşacağınız şeyler çok da farklı sayılmaz. Yer ve mekân, kişi ya da kurumlar değişse de her dönem bir sonraki dönemin gölgesi altında kalmaktadır. Türkiye'nin her geride kalan yılı bir kargaşa ve karmaşa içerisindeydi. 1960 ile 1970 dönemi tüm dünya için karmaşıklaşma anlamına eşdeğerdi. Dünya özgürleşiyor, sosyal devrim Amerika’dan yükselerek dünyaya yayılıyordu. Kadın hareketleri, siyasi değişimler, savaş ve benzeri bürokratik hamleler şu dönemin yol haritasını çizdi.

1980 ile 1990 dönemi de içerisine Sovyetlerin dağılması ve Körfez Savaşı ile başlayan 1990’lı yıllar yalnızca dünyada değil Türkiye’de de pek çok siyasi ve toplumsal gelişmeyi beraberinde getirdi. Bu on yılın içerisine suikastlar, koalisyonlar, muhtıralar, uluslararası krizler sığdıran Türkiye, 2000 yılından bugüne değin de tüm zaman dilimlerinde birçok kabuk değiştirdi. Her biri birbirinden farklı dönemler olsa da bir açıdan benzerdi: Türkiye, hep karmaşıktı. Karmaşıklığının sebebi hiçbir zaman bilinmedi. Jeopolitik ya da coğrafik şartlar olduğu söylendi ama daha nice bir dizi sorun ile yüzleşmek zorunda olduğumuzu ifade etmekten de çekindik.

‘Sular Durulmadı’

Yaşanılan her olay belleklerimizde yerini alıyordu. Hiçbir dönemde sular durulmuyor, sonucunda ne olacağı belirsiz bir sürecin eşiğine geliniyordu. İdeolojilerin oluşması, insanların bir bir ayrılıklara itiyordu. Kimisi ideolojik, kimisi farklı sebeplerdendi ama hiç kimse içerisinde bulunduğu dönemi stabil ve normal olarak ifade edemez. Değişen düzen ve dengeler neticesinde gerek ideolojiler gerekse siyasi fraksiyonlardan dolayı meydana gelen nice değişimler var. Fakat yaşadığımız coğrafyanın bize kodladığı bir gerçek hiç değişmedi. O da kuşkusuzdur ki; bugün değinmek istediğim şatafata olan ilgidir.

Kapıların kapandığı, yalnız ve bir başınalığın hissettirdiği şeyler farklı olsa da günlük hayatlarımızda ya da sosyal yaşantımızda kendisi gibi olmayan birçok birey var. Bu durum toplumun dayatmasından biraz farklı olarak adlandırılabilir. Çünkü insanlar başkalarının onayından sonra gerçek anlamda bir şeylerin tadını alabilir hale geldi. Bunun sebebi geçmiş ve gelecekleri arasındaki o tahmin edilemeyen boşluktur. Sınıfsal profillerin yer değiştirdiği ve kabul edilmiş değer kalıplarının farklılaştığını pek net bir şekilde görebilirsiniz. Öyle ki; herkes her şeyi bilir, görür, izler hale gelse de dile getirmek istemiyor.

Türkiye'de herkes en az bir ev ya da araç sahibi olmak ister. Bu normal ve de olağandır. Bugün herkesin bu tür istekleri varken, bunun için ne yapıldığı ya da ne yapılıyor olduğunu ekonomik veriler ortaya koyuyor. Bir kısım insan tarafından lüks tüketime ilgi artarken, öte yandan temel giderlerini karşılayamayan ve sayısı milyonları bulan bir kitle var. Dengelerin değiştiği günümüzde artık planlı yaşamanın bireye daha büyük bir katkısı var. Nedeni de şu ki; günümüzde optimist bakış açısı kaybolmuştur. Çünkü saatte faiz ödemelerinin beş milyon lira ödemek zorunda olan bir ülke vatandaşı olduğumuzu bilmelisiniz. Geçmişten bugüne değin ne değişti ya da ne aynı kaldı sorgusu işte burada önem kazanıyor.

Mutsuzluk Bir Genelge Değil’

Başka bir perspektiften duruma bakalım; Birleşmiş Milletler 2019 Yılı Dünya Mutluluk Raporuna göre dünyanın en mutlu ülkesi Finlandiya en mutsuz ülkesi ise Güney Sudan. Yüz elli altı ülkenin yer aldığı sıralamada ise Türkiye yetmiş dokuzuncu sıraya geriledi. Mutsuzuz, çünkü sebeplerimiz var. Var, evet ama mutsuzluğumuzu gizlemek mi yoksa mutlu olmanın yolunu mu aramalıyız? Burada herkes için farklı cevaplar doğabilir. Kimi insanlar bu mutsuzluğu maddi problemlere dayandırabilir ya da vergilere, belki de kendisini güvende hissetmiyordur veya yalnızlığa.

Unutulmamalıdır ki; artık lüks yaşam ve şatafat zenginlik göstergesi olarak kabul görmüyor. Yeni yüzyıl içerisinde getirdikleriyle bambaşka bir anlam ifade ediyor. Bilginin güç olduğunu ve bugün olmasa da yakın gelecekte değerinin anlaşılacağını görüyor olacağız. Fakat bugüne değin de yaşamaktan vazgeçip, durmaktan da kendimizi alıkoymalıyız. Çünkü mutsuzluk bir genelge değil. Öte yandan zengin olma ve şatafat içerisinde yaşam sürdürmek de öyle. Çevresel şartlarımız ve sınıf yapılanmalarımız bizi biz yapan etken ve değerleri belirliyorken, bireye seçme şansı bırakmıyor. Doğruların yanlışlarla iç içedir. En azından bu coğrafyada böyle ama küçük mutlulukların değer kazandığı bir toplum ferdi olmanın ilk şartlarından biri dert sahibi olmak sayılıyor ise eğer, evet, bizim insanımız gerçekten de bu çizgiyi epey aştı.