Türkiye entelijansiyasını bilgiyi yaygınlaştırmak ve toplumların değerlerini ifade etmek olarak tanımlayabiliyor olsak da bu izahın oluşmasında yeterince bulguya sahip olmadığımızı itiraf etmemiz gerekir. Fakat bunu tam anlamıyla anlıyor olabilmek için günümüz entelektüellerini bir süzgeçten geçirmek gerekiyor. Halen anlayamıyor olmamızın sebeplerinden biri de belki böyle bir aydınlar topluluğunun artık fiilen var olmamasından kaynaklı olmasıdır. Nihayetinde tekelleşmenin her bir yana yerleştiğini görüyor olduğumuz günümüzde, aydın bir kimliğe sahip olmanın ilk şartında muhalif olmak ya da muhalif gibi görünüyor olmak yatıyor. Bu durum hatırı sayılır bir güruh tarafından kabul görüyor.

Tanzimat sonrasında da Cumhuriyet dönemine bakıldığında da bugünkü Türkiye entelijansiyasının o dönemki yansımalarına erişebiliriz. O dönemde eğitimden ekonomiye, sanatın tüm dallarından tutun da siyasete varana dek birçok alanda güç sahibi olan bir yapıydı. Fakat günümüzde edinilen, kabul gören ve çizilmiş sınırlar dışına çıkan entelektüellerin ise işinin zor olduğu bir gerçek. Bu sınırları domine eden ve aksi yönde gerçekleştirilen sanatsal veya yazınsal çalışmalar sonucunda meydana gelen otonom çalışmalar kabul görecek gibi durmuyor.

Gelenekselliğin dışında modern bir yapı haline evrilmesiyle birlikte şakşakçı dalkavukların birbirinin sırtını sıvazladığı sanat tekelleşmesi sayesinde lobiciliğin nirvanalarına ulaşılıyor. Sanatsal üretim için gerekli olan özgürlük, nitelik ve nicelik ilkeleri göz ardı ediliyor. Popülist düşünceler ve meta görevi gören kültür öğeleri sebebiyle bugün ortaya çıkan bu tabloda kısmı de olsa gerçekleştirilen her türlü çalışmanın yapay bir orgazm halinin tetiklenmesinden doğuyor. Kültür tekelleşmesiyle de bu durum içerisinden çıkılamayacak bir hal alıyor.

‘Kültür Lobileri ve Entelektüel Sermaye’

Lobiciliğin oluşmasındaki ilk temel sebeplerin başında bu güruhların belirgin bir söz sahibi olma ya da olabilmek istiyor olmasından meydana geliyor. Bugün nitelikli ya da yetkin entelektüellerin, aydınlar topluluğu olarak adlandırılan kesimce dışlanıyor olmasının temel sebebi, sektörü domine etmek ve lokal bir güç oluşturarak bu çemberin dışında kalmasını istediği kişilerin tekelinde olduğunu hatırlatmaktan geçiyor.

Bir güruhun belirli bir ideolojiyi tekelleştirdiğini anlamak için o toplumun aydın profilinin ne olduğuna ve nasıl göründüğüne bakmak yeterli. Nitekim bu açıdan bakıldığında bu tanımlamaları ya da irrite edici çeşitli kimliklerin yaftalanmasıyla oluştuğunu görmek zor değil. Çünkü tekelleşmenin yalnızca bu ve bu gibi sebeplerden doğan domine etme isteğinden kaynaklanıyor. Haliyle de pastadan büyük payı alma isteğiyle doğru orantılı olması, bugün kültür tekelleşmesinin ön ayaklarından birini oluşturuyor da diyebilmeliyiz.

Kutuplaşmanın yalnızca siyasi ya da ideolojik olarak ayırım yaratmak için kullanıldığı gibi bir algı oluşmasın. Değişen şartlar toplulukların yeni kalıplara sokulmasını sağladı. Örneğin; muhalif kesimlerin kendi içerisinde ayrıldığı, kutuplara bölünüp daha içine kapanık bir hal aldığı gerçeği de bir topluluk esasınca kabul gören bir meta kavramını doğurdu. Bu da sonuca direkt yönde tesir eden başka bir ayrıntıdır.

‘Topluma Tesir Edilemiyor’

Aydın toplulukları üst perde diye tabir edilen olguya epey itibar ediyor. Toplumu yeterince anlamayan ve anlamadığı için de yorumlayamayan bu grupların toplumsal sorunlara yaklaşımı ise yüzeysel ve çiğ oluyor. Problemlere üst perdeden yorumlamaları ise sorunun ana odağından uzaklaşıp, yapıcı çözüm önerileri sunamadığı halde çözüme kavuşturduğunu iddia eden bir sav yaratırken, toplum nezdinde bir karşılık bulamaması tepki topluyor. Yani sorunun odağında yanlış yaklaşımdan ötürü doğan bir yeni bir sorun var.

İlki, yanlış yorumlamalar neticesinde tesir alanının değişime uğramasıdır. Ki bu, konumuzun mottolarından biri. Entelijansiyalist bakış açısı bu üst perde teorisini sonsuza dek var kılıyor. Yeterince şeffaf olmayan çözüm önerileri sorun üstüne sorun yaratıyor. Haliyle bu pragmatist yaklaşımı empati yoksunu bir hale dönüştürüyor. Bir ikincisi ise pragmatist yaklaşımların alt metninde aşağılayıcı bir üslubun bulunmasıdır. Fark edilmesi imkânsız değildir ama dile getirildiği ya da kabul edildiği görülmemiştir.

Toparlayacak olursak, Türkiye entelijansiyası diye bir şey vardır, doğrudur ama kabul edilebilirliği tartışılır, tartışılmalıdır. Geçmiş süreçte yansımaları vardı, bu da doğrudur ama yine de başarısız iki girişim olsa da olumlu bir ivme kazandırmıştır, kabuldür. Günümüze gelecek olursak da bazı gerçeklikleri atlamamalı ve görmezden gelmemeliyiz. Günümüzde düşünsel, yazınsal ve sanatsal tüm gruplar belli bir otorite tarafından yönetilmeyi uygun görür, çizilen sınırları aşmaz ve lobicilik kavramı sebebiyle mesleki yaşantılarında iyi bir konuma gelebilir. Fakat bilinmelidir ki; bu tür statükolar geçici olup, varlığını sonsuza dek sürdüremez.