Çok bunaltıyor kimi zaman yaşam..

Üstüne geliyor bir sürü uğursuz şey.. Boğmaya çalışıyor bir karabasanın en daralan yerinde.. Omuzların düşüyor, boynun bükülüyor.. Yerinden bile kıpırdayamıyorsun..

Böyle anları kırmak için bir koridor keşfettim..

Resimli bir masal kitabına koşup onun içine sığınmak..

Güneş ışıklarından korunmak için, ağaçlarla yaprakların şemsiyesi altına saklanmış,  kütüklerden yapılmış, bacasından cılız bir duman çıkan  küçücük kulübeye yerleşmek..

Orada ne hava durumu, haberler, ne metal gürültüsü, ne banka, ne devlet, polis, jandarma ve memurlar..Ne kırmızı yeşil ışıklar, ne  de bitmez tükenmez reklamlar..

Hiçbiri yok…

Konuşan sincaplar, sevgi dolu gözlerle bakan  dost köpekler, arkadaş canlısı neşe kaynağı kediler..Yaşamı şakıyan kuşlar..

Tertemiz akan bir dere..

Bulutlarla köpüklenmiş masmavi gökyüzü..

Ciğerlerini şişiren yemyeşil otların tazeliği..

Gıcırtıyla açılan kapıdan görünen beyazlar içinde o tertemiz prenses..

Tahtını sarayda değil de kalbinde kurmuş o güzeller güzeli prenses..

Aklından hiç kötü birşey  geçmiyor, geçmez..

Kapıdan girdiğinde o unutulmaz gülümsemesi..

Günlerce yaşıyoruz o kulübede..

Hiçbir iddiası olmayan bir sürü güzel şeyden konuşuyoruz..İpek gibi o..

Serinlemiş beyaz çarşafların içinde derin bir uykuya dalıyoruz beraber…

Upuzun sapsarı saçlarıyla arp çalan kadının ezgileri rüyalarımızın şarkısı.. 

Ortada ne başkası, ne çalınacak bir zil, ne de homurdanan bir şehir gürültüsü var..

Ne onun aklından huzursuz bir şey geçiyor, ne de benim kafamda ince bir hesap..

Tertemiz, yeşillerle, kırmızılarla, mavilerle, morlarla, sarılarla, kahverengilerle, turuncularla bezenmiş bir orman ve ortasında bacasından ince gri  duman çıkan kütüklerden yapılmış evin  içinde bitiveriyor o rüya..