İstanbul Film Festivalinde gösterilen “Lost River” (Kayıp Nehir) filmi 22 Mayıs’ta vizyona giriyor ve nasıl bir ilgi göreceğini çok merak ediyoruz, çünkü film David Lynch’in filmlerinden bile daha karmaşık… Özellikle de filmin de sonu! David Lynch filmlerinin hayranı iseniz, bu film size keyif verecektir, en azından bulmaca gibi çözmek için uğraş vereceksiniz. Herkese kolay gelsin.

Ryan Gosling şu sıra Hollywood’un yükselen aktörlerinden biri ve tam gaz yola devam ediyor. Aktör olarak Ryan Gosling’in başarısını tartışamayız, ama yazar olarak tartışabiliriz. Şu aralar Hollywood’un ünlü aktörleri yönetmenliğe geçiş yapıyorlar, sanırız onları sadece oyunculuk kesmiyor. Başka ne gibi bir sebebi olabilir ki? Oyuncu-yönetmen Ben Affleck’in açtığı yoldan ilerleyen aktörlerin sayısı giderek artıyor, Ryan Gosling’in de böyle bir niyeti olduğunu hiç düşünmemiştik doğrusu… Gosling çektiği “Lost River” isimli filmiyle bizi çok şaşırttı. Kendisini yine de tebrik etmek lazım, çünkü ortaya koyduğu hikâye yalınlıktan ziyade karmaşayı öne çıkarıyor, tamamen uçuşa geçtiğini söyleyebiliriz. İyi anlamda mı, kötü anlamda mı yanıt veremiyoruz. Kelimeler kifayetsiz kalınca ne söylenir ki…

“Lost River” biraz “David Lynch” biraz “Mario Bava”, biraz “Harmony Korine” ve biraz da “Dario Argento” filmlerini anımsatıyor, hatta bazı sahneleri ile de Stephen King’in romanı Carrie’yi… Bu yazdığımız yönetmenlerin referansları ile filmi şekillendirerek, ağırlıklı olarak David Lynch’in izinden giden Gosling, gerçeküstü bir underground filmini perdeye yaftalayıp, basit şeyleri sevmediğini, o nedenle zor bir hikayeye yöneldiğini belirtiyor. Film birkaç epizotik hikâyeden oluşuyor, ama o hikâyeler doğru dürüst harmanlanamıyor.

Bazı metaforlarla karanlık dünyayı olduğu gibi hikâyeye aktaran Gosling, post-modern bir hava yaratmaya çalışarak sanki 80’li yıllara doğru gidiyor. Yalnız bir yaşam sürdüren bir annenin (Billy) bataklığa saplanma aşamasını seyirciye izletirken, diğer taraftan da genç oğlunun, gizli bir su altı dünyasını buluşunu araya sokuyor ki, kafa karıştırsın. Bu size bir şey hatırlattı mı? “Pan’ın Labirenti” filminde Franco’nun şiddetinden kaçmak için, küçük kız gizli bir geçit keşfediyordu, burada da benzer bir durum söz konusu. Fantastik öğelerle kara masal atmosferini yakalamaya çalışan Gosling, bir sürü farklı stili bir araya toplayarak farklı bir stilize film oluşturuyor.

Mesela bir bar sahnesinde film dışı olan bir karakterin kafatası maskesi giydiğini görüyoruz, “Batman Begins” filminde buna benzer bir maske vardı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, birçok ayrıntı ve filmin bir araya gelmesiyle Gosling usulü bir melez bir film ortaya çıkıyor. Bir insanın bunları düşünebilmesi için, tüm sıradışı filmleri izlemiş olması gerekiyor, yoksa bu kadar şeyi kim yazabilir ki? Ancak yılların birikimi olması lazım…

Peki, tüm bunların Amerika’daki emlak krizi için olduğunu biliyor muydunuz? Evini kaybetmek üzere olan Billy, acil para ihtiyacını karşılamak için, esrarengiz bir gece kulübünde çalışır, ama kasabanın kaçık çete lideri ile durum daha da arap saçına döner ve hikâyenin ucu başka yere dokunmaya başlar. Haydi, bunu anladık diyelim, kayıp şehrin ne ilgisi vardı bu sorunla? İçinde yaşadıkları şehir, kayıp şehrin üstüne mi kurulmuştu? Yoksa kayıp şehir sadece bir sembol müydü? Bu soruların yanıtını bir türlü alamadık. Bizim düşüncemiz şöyle oldu: şehir lanetliydi ve o yüzden hiçbir şey göründüğü gibi değildi, şehir herkesi etkisi altına alarak gerçekte var olmayan, hayali bir dünyaya sürüklüyordu. Sanki maske takmış insanlar gibi…

Tüm bunları merkeze topladığımızda ortaya çıkan taslak şu: her şeyi bir arada düşünebilen bir adamın kafasının içinden geçenler… Bazı sinemasal akımlardan beslenen Gosling’in en takdir ettiğimiz yönü, yaratıcılığını kullanarak var olan temalara yenilikçi bir bakış getirişi. Belirli yönetmenlerin tekniklerini iyi bir şekilde sindiren Gosling, onların filmlerini tekrar ve tekrar seyrederek kendi sınırlarını çiziyor, eğer film çekmeye devam ederse, belki kendine ait güzel bir stil oturtabilir, şimdiden böyle bir şeye karar vermek için çok erken.

Netice? Gosling’in en büyük sorunu, filme ait tüm doneleri bir araya getirirken, çektiği sıkıntılar ve onları güzelce entegre edememesi, sebebi de senaryodaki bazı hatalar. Bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama anlattığı şeyler belirli bir yere bağlanamıyor, çünkü havada kalıyor, bu da bizim sürekli beynimizi yememize sebebiyet veriyor. Aslında yönetmen olarak kötü diyemeyiz, ama kurgu sağlam olmadığı için birbirinden farklı birkaç filmi bir nevi aynı anda seyretmiş oluyoruz. Tıpkı birbirine uymayan renklerin aynı potada eritilişi gibi... Yani bunu şöyle tanımlayalım: müzik güzel, ama ritim bozuk.  Sahneler ne yazık ki, ahenkle dans etmiyorlar, tek başlarına anlamlılar, ama bir bütün içinde değerlendirdiğimizde başarısız damgasını yapıştırıyoruz. Umarız bir sonraki filminde bu sıkıntıları aşar. 

arzucevikalp@gmail.com