Sevgi insanın en değerli gıdası iken, hakkında söylenecek bütün sözler de doğal olarak güzel olur. Hiç mümkün olabilir mi varlığımızın en temel duygusunun bize sağladığı sevme mutluluğunu yok saymak?

Peki, sevmek ile üzmek arasında nasıl bir bağ olabilir?

Aslında olamaz ve hatta olmaz. Çünkü; "Seven üzmez!". Aksi doğaya aykırıdır ve tıpkı insan bedeni uçar demek gibidir.

Çok iddali görünen bir söz olabilir ama bir kez de olsa, şöyle detaylıca düşünelim: Çok sevdiğiniz birisini niye üzersiniz ya da niye üzmek isteyesiniz ki; çok sevdiğiniz birisini? Bunların cevabı da sevgi ile düşünen bünyelerden çıkmaz. Belki sevgiyi araç olarak kullanan bir bünyeden çıkabilir bir cevap ama kimse de kendini bu konuma yerleştirmek istemez elbette.

"Oldu mu şimdi, tüm üzenleri sevgisizlikle suçlamak!" diyen olur belki diye biraz daha detaya inelim. Hepimizin varlığında sevmek olduğu kadar sevmemek de olduğuna göre, denge gereği ne kadar iyi insan isek o kadar da kötü insanız aynı zamanda. Sadece bu dengeyi yönetmek konusunda ne kadar başarılı olduğumuz bizi özel kılar. Bu yüzden SEVMEK bizim için İYİ olan olduğuna göre bunu dengemizin aydınlık tarafımıza yerleştiririz. Bu basit mantık ile devam edersek; ÜZMEK de yapısı gereği KÖTÜ olan grup içinde ve karanlık tarafımızda bulunur. Şimdi seven bir insan neden kötü taraftan bir parçayı alıp iyi olan tarafa yüklesin ki? Önem verdiği, özen gösterdiği, değerini bildiği tüm güzelliklere ters değil midir bu davranış?

"Ama bu haksızlık, insan zaman zaman kızar, sinirlenir, öfkelenir. Bunlar da insan olmanın bir parçasıdır. Bu kadar net çizgiyle ayıramazsın" diyen de olur ihtimalini göz ardı etmeyip bu düşünceler ile haksızlık yapmamaya özen göstermek gerek. Burda dikkat çekmek istenen netlik; insan nasıl taş yemez, kuş gibi kanatlanıp uçmaz, nefes almadan yaşayamaz sözlerindeki tartışılmaz gerçekliğin kendisidir. Sevmek de tartışmasızca üzmemeyi getirir, doğasıyla. Hiç bir gerekçe aksini savunmak için kullanılamaz. Bu biraz "yemesem de taşı alır ağzımda evirir çevirim, belli bir yüksekten atladığımda ya da zıpladığımda ayaklarım yerden kesildiği için uçuyor da sayılabilirim ve hatta bak nefesimi de tutabiliyorum" savunmalarındaki çaresizlik gibidir.

Olan ile olması gereken arasındaki durumdur aslında buradaki konu. Bu yüzden de olanlar gerçeğinde, olması gerekenler, hayale dönüştürülmeye çalışılıyor. Çünkü, nerdeyse her yerde ve her ilişkide seven de üzen olabiliyor. Sonra biri çıkıp 'seven üzmez' derse saçma gelebiliyor. Oysa olması gereken çok nettir: Seven üzmez!..

"O zaman, bu Seven kitlesinde sevgi mi yetersiz ya da bir kaçak mı oluyor da Sevilen kitleyi üzebiliyorlar?" sonucu için yine -bir diğer tarafınıza bakın bakalım her iki tarafınız da dengeli mi?- diye bir başka soru çıkıyor ortaya. İlişkilerde taraflardan biri Seven diğeri de Sevilen ve biliyoruz ki her biri aynı zamanda, aynı bedende de yer alıyor. İşte önemli olan da bunların dengesinin ne kadar hassas olduğunu fark edebilmek. Çünkü, Seven aktifliğini, Sevilen pasifliğiyle dengeli bir şekilde karmayı başaramayan bir bünyede enerji verimliği de düşecek ve pasifliğin konforundan, sevmenin enerjik iletimine tembellik bulaşacaktır.

Denge sağlanamaz ise sevilmenin baş döndürücü sarhoşluğundan dolayı, sevmek bir arabanın kontak anahtarı gibi görülmeye başlanabilir. Aracı çalıştırdıktan sonra da; 'nasılsa gidiyor bu ilişki, bende biraz sevilmenin keyfini süreyim' diye yapılan direksiyon değişikliği bir süre sonra bir kazaya sebep olabilir.

O yüzden sevilene armağan edilen sevginin değerinin, sevmek için üretilen sevgiye katıldığını hatırlamak bu dengeyi göz önünde tutacaktır. Böylece sevilmenin tembelliğine değil sevincine kapılan bünye, sevmeye üzmeden devam edebilecektir. Asıl mutluluktan havalara uçurması gerekenin sevdiği olduğunu unutmadan!

Birol Boyacıoğlu
brlbo.com