Siyah kadın şair Audre Lorde’un, kölelik dönemine dair çok sevdiğim bir cümlesi vardır. Bu aralar aklımdan çıkmıyor.
“Sahibin aletleri hiçbir zaman sahibin evini yıkmaz.” (“The master’s tools will never dismantle the master’s house.”)
Türkiye’nin Libya ve Suriye politikası, ‘sahibin evinin sahibin oğlu tarafından yıkılması’ üzerine kurulu. Ankara istiyor ki, halk hareketleriyle sarsılan bu iki diktatörlük, ‘muntazam’ ve ‘kontrollü’ bir biçimde vahşi babaların daha uysal gözüken oğulları tarafından ehlileştirilsin. Libya’da Kaddafi görevi Seyf’e devretsin, Suriye’de reformu gözbebeğimiz Beşar yapsın.
Yani ‘Bu memlekete reform, demokrasi falan gelecekse, onu da biz yaparız’ mantığı.
Olmaz. Zaten de yapılamaz. Biz bu işi Beşar’la, Seyf’le kırmadan dökmeden götürürüz derken hepimizin bu duvarın altında kalma riski var.
İşte büyük resim: Arap dünyasını saran devrim ateşi, Tunus’tan Bahreyn’e kadar tüm Ortadoğu’yu kasıp kavuruyor. Değişim zaten olacak.
Mısır’da, Bayreyn’de, Bingazi’de, Kamışlı’da sokaklara dökülen insanlar haksız mı? Hayır, sonuna kadar haklı. Yıllardır zulmün kol gezdiği, dünyadan kopuk, temel hak ve hürriyetlerin olmadığı diktatörlüklere isyan var.
Türkiye devrim ateşi Tunus’ta ilk parladığında olaya geç girdi, ancak sonra bu durumu Tunus’a yakın ilgi göstererek telafi etti. Mısır’da Başbakan Erdoğan’ın Mübarek’e ‘Git’ çağrısı da zamanın ruhuna uygundu. Olumlu yankısı oldu.
Ancak iş Libya’ya geldiğinde, kimse alınmasın, bir yalpalama yaşandı gözler önünde. Önce hükümet dış dünyada ‘Kaddafi yanlısı’ bir tutum sergiler gibi algılandı; ardından ‘Nato’nun ne işi var?’ çıkışıyla uluslararası müdahaleye karşı tavır kondu; ardından ‘Kahpe Batı petrol peşinde söylemiyle’ bolcana Batı’ya çatıldı ve sonunda da hızlı bir manevrayla NATO operasyonuna katıldı Ankara.
Tabii Türkiye son haftalarda Libya’da muhaliflerle irtibat kurdu ve uluslararası dünyada ‘iki tarafla da konuşabiliyoruz’ tezini bolcana işlemeye başladı. Ancak bu ‘her tarafla konuşabiliyoruz’ söylemi, Libyalı muhaliflerin Türkiye’ye tepki göstermesinin önüne geçemedi. Dün Bingazi’de muhalifler Türk konsolosluğunu bastı, Ankara aleyhine sloganlar attı, bayrağı indirmeye çalıştı. Neden? Oysa Türkiye’nin gönderdiği gemi, duygusal bir operasyonla Misrata ve Bingazi’de ağır yaralıları alıp tedavi için buraya getiriyordu. Bu ne nankörlük, ne hiddet?
Libyalıların Türkiye’ye hiddetlenmesinin birkaç nedeni var. Sanırım ilk başlardaki müdahaleye karşı sert tutum, yıllarca Kaddafi’den çekmiş Libya halkını rahatsız etti. Ayrıca Ankara muhaliflerin silahlandırılmasına yüksek sesle karşı çıkıyor. Başbakan bunu Londra’da açıkça söyledi. Ama Kaddafi’nin bombardımanı ve sniper’larıyla çoluk çocuğunu kaybeden insanların bu tutuma tepki göstermemesini bekleyemezsiniz. İşte Libyalıların ‘nankörlüğünün’ nedeni bu!
Bir de Türkiye’nin değişim stratejisinin açmazı var. Büyük devletler, genelde bölgelerinde istikrarsızlıktan rahatsız olur. Osmanlı’da böyleydi, Rusya’da böyle, Ankara’nın da refleksi ezelden beri bu istikamette.
Ankara Libya’da değişimin en iyi Kaddafi’nin oğlu Seyf, Suriye’de de Hafız Esad’ın oğlu Beşar tarafından yapılabileceğini düşünüyor. Yani, rejimler değişsin, ancak bu değişimi o diktatörlüğün en tepesindeki isimler yapsın.
Sizce mümkün mü? Ben size ısrarla 2011’de en iyi, en demokrat anayasayı o hiç sevmediğiniz Sabih Kanadoğlu’nun yazabileceğini söylesem, inanır mısınız?
İşte Libya halkı, Suriye halkı da bu kadar acı çektikten sonra, bu ‘oğullar yoluyla demokrasi’ tezine inanmaz. En önemlisi oğullara değil, halklara oynamak!
Bul

Tayyip Erdoğan ve AKP % 80 oya doğru mu koşuyor?