Belli ki CHP’de başlayan yeni dönemi uzun süre konuşacağız, maden işçilerini ise bir dahaki göçük veya grizuya kadar belki hiç! O yüzden kimse kusura bakmasın, biz bugün sayfamızı madencilere ayırdık. Askerlerinin nasıl da izaha muhtaç hatalar yüzünden yaşamlarını yitirdiğini tartışmaya başlayabildiyse Türkiye, işçilerinin neden öldüğünü de herhalde tartışabilmeli.
Üstelik tartışmayı da “kader”den, “abartı”dan, “provokasyon”dan çıkarıp daha yapısal meseleler üzerinde oturtmalı. Mesela sendikasızlık gibi. Gerçi medyanın bu konuda kendi başına sürecek merhemi yok, ama hiç değilse dünyanın en tehlikeli iş kolu olan yeraltı maden işçileri için bugün bunu yapmalı.
Fikret Sazak, 18 yıldır Türk-İş’e bağlı Maden-İş Sendikası’nda eğitim uzmanı ve danışman. “Eğitimlerde ‘kendiliğinden işçi’yi, ‘kendisi için işçi’ yapmaya çalışıyoruz” diyen Sazak bugüne kadar yüzlerce maden işçisine sınıf bilinci, iş sağlığı ve güvenliği konularında seminerler verdi, onlar için raporlar hazırladı, ulusal ve uluslararası pek çok sempozyuma katıldı. Sazak’a sorduk:
Ocakta sürekli denetim şart
Karadon’da ölen 30 maden işçisi sendikalı mıydı?
Değildi, hayır. Son dönemdeki Bursa, Balıkesir, Zonguldak; bunların üçünde de sendika yoktu.
Sendikalı olsalar ne olacaktı?
O çalıştıkları maden ocağında yerinde ve sürekli denetim olacaktı.
Nasıl yapacaktı sendika bunu?
Şimdi diyor ki Çalışma Bakanı, “Altı ay önce denetledik.” Doğru, altı ayda bir gelip müfettişler denetliyor, sonra onlar gidiyor, altı ay boyunca işçiyle işveren maden ocağında kendi başına kalıyor. Başlarında da bir “fenni nezaretçi.”
Kimdir “fenni nezaretçi”?
İş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu bir mühendistir bu arkadaşımız. Fenni nezaretçiye yasalar büyük sorumluluk yüklemiştir. Madene iner, işin düzenli yapılıp yapılmadığını, iş güvenliğini denetler, risk gördüğü anda üretimi durdurur, işçiyi tahliye eder.
Kime bağlı çalışır; işverene mi, sendikaya mı, devlete mi?
Zaten temel sorunlardan biri bu: Fenni nezaretçinin iş akdi de maaşı da işverenin elindedir. İşverene diyecek ki “Üretimi durdur, risk var”, tabii işveren de “Risk yok” diyecek. Oysa belki işverenin göremediği bir risk var orada ama maaşı kim veriyorsa onun dediği olacak.
Sizin öneriniz?
Ortak kanaat şu: Bir fon oluşturulsun, fenni nezaretçi ücretini o fondan alsın, iş akdi de Maden İşleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı olsun.
Temsilciler uzman gibidir
Peki sendikayla ne ilgisi var fenni nezaretçinin?
Bir işyerinde sendika olursa fenni nezaretçi de daha bağımsız hareket eder. Şu an tek başına, kararlarını alırken dayanacağı hiçbir yer yok ama örgütlü bir yapı olsa, o da daha güçlü olur. İkincisi sendika olsa sendika temsilcileri zaten birer iş sağlığı güvenliği uzmanı gibi çalışırlar. Öyle bir madende iş bir fenni nezaretçiye kalmaz, onlarcası olur.
Yerinde ve sürekli denetim dediğiniz bu...
Evet, çünkü mesela hiç kimse “arın” denilen kömürün çıkarıldığı o en uç noktalara kadar girip de sürekli denetim yapamaz. Binlerce müfettişiniz, binlerce fenni nezaretçiniz olsa da bu olmaz. Oralarda sizin üyenizin, temsilcinizin olması gerekir. Çünkü örgütlü bir işçi ters bir şey sezinlediği anda sendika temsilcisini uyarır. Sendika da gücü gereği fenni nezaretçinin, o da işverenin işi durdurmasını sağlayabilir.
Ama daha ötesi var, bu bir şey değil. Sendika olduğu zaman ister istemez iş sağlığı güvenliği malzemeleri de toplu sözleşmelere girer. Bunların kaliteli olup olmadığını sendika sürekli denetler.
Ayrıca bir işveren kendi işyerinde örgütlü değildir, işçinin güvenlik kurallarına uyup uymadığını istese bile bilemez. Ama sendika tüm işçilere tek tek ulaşır, tek tek kontrol altında tutar, o zaman da işte yerinde ve sürekli denetim yapılabilir.
Peki sendikanın örgütlü olduğu yerlerde hiç mi kaza olmuyor?
Oluyor tabii olmuyor diye bir şey yok. Ama yapılan yoğun araştırmalar sonucunda ortaya çıkan bilimsel sonuç şu: Önlem aldığınız ve bu önlemleri sürekli denetlediğiniz zaman kazaları önleme yüzdesi 95 ila 98 arasında.
Madencilik bütünlük ister
Bu çok ciddi bir oran?
Tabii, dolayısıyla aslında kontrol edilemeyen nedenlerin oranı sadece yüzde 2’yle 5 arasında değişiyor. O da mesela deprem olabilir. Dolayısıyla sendikanın olduğu yerde de facia yaşanabilir ama nadirdir. Hele de burası Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu gibi kamunun işlettiği bir ocak olursa çok daha nadirdir... Dikkat ederseniz kazalar hep taşeronların işlettiği yerlerde oluyor. Sendikasızlık kadar önemli ikinci konu da bu taşeron meselesidir çünkü...
Ama Başbakan “Dünyanın her yerinde taşeron var” diyor?
Doğru ama Türkiye’deki gibi değil. Bir kere gelişmiş ülkelerde örgütlenme özgürlüğünün somut güvenceleri olduğu için sendikalar taşeronda da örgütleniyor. İkincisi denetleme ve yasaların uygulanması yine taşeronda da söz konusu. O yüzden “Onlarda da taşeron var” demekle bizdeki aynı şey değil.
Daha da önemlisi gelişmiş ülkelerde ancak uzmanlık gerektiren işlerde taşeron kullanıyorlar. Mesela bir inşaat yapacak, inşaat firmasına yaptırıyor ama gidip ona kömür galerisi açtırmıyor.
Ben de bunu soracaktım zaten: “Taşeronlar sadece uzmanlık isteyen işlere veriliyor” deniyor ama bir galeri açılacaksa TKK’dan ve TKİ’den daha uzman taşeron nerede var?
Bakın, Türkiye’de özel sektör hiç madencilik deneyimi olmayan bir sektördür. Taşeronluk da zaten önce yardım işleri, yemekhane, servis gibi işlerde ortaya çıktı. İş sonra galeri açmaya döndü. Oysa siz galeriyi açtıktan sonra gidersiniz kömür damarına da varırsınız, kömür de çıkarırsınız. Madencilik ise işletme bütünlüğü ister, parçalara bölünemez bir iştir. Böldüğünüz anda kontrolü kaybedersiniz. Türkiye’de artık bu işin mafyası oluştu; “taşeron mafyası” diye bir şey var. Bu, kamuda da var, özel sektörde de var.
2004’te yasal yolu açıldı
Kamu neden taşeron kullanıyor?
1 Çünkü devlet artık personel almıyor. Böyle bir politika benimsedi. Yıllarca “KİT’ler şişti” diye diye bir gerekçe yaratıldı, şimdi de kamuda adam kalmadı.
2 İhaleler Türkiye’de en ciddi rant dağıtım aracına dönüştü.
Çalışma Bakanı Ömer Dinçer “Hepsi açık, hukuka uygun ihaleler” diyor?
Ben de uygun değil demiyorum ama kamunun işini taşerona yaptırırsanız bunun doğal sonucu budur: Bu bir kamunun sırtından rant dağıtma aracıdır.
İşin “fıtrat”ı böyle diyorsunuz yani?
Ben değil, herkes böyle diyor. Devam edelim:
3 Kamu işletmeleri de artık öncelikli olarak kâr amacı güdüyorlar. Artık onlar da sendikadan kurtulmak, işçinin ücretini düşük tutmak, üretim maliyetini düşürmek istiyorlar. Bunun için de ne yapıyorlar? İhaleye çıkıyorlar.
Kamu bu üç nedenle taşeron kullanıyor, peki özel sektör niye?
Özel sektör de doğrudan doğruya üretim maliyetini düşürmek ve kölelik koşullarında işçi çalıştırmak için yapıyor, başka hiçbir neden yok. Çünkü o zaman ne oluyor? İş sağlığı güvenliği maliyetinden de, sendikadan da, yüksek ücretli işçiden de, hepsinden kurtuluyorsunuz.
Kaç zamandır bu iş böyle yürütülüyor?
Türkiye Kömür İşletmeleri’nde (TKİ) 1984’ten beri bu yapılıyor, ama asıl yoğunlaşma 2000’li yıllarda başladı. Türk Taşkömürü Kurumu’nda (TTK) ise eskiden özel izinle, işi kılıfına uydurarak falan yapılıyordu, ancak 2004 yılında çıkarılan bir yönetmelikle artık ona da gerek kalmadı. 2004’ten beri TTK sahalarının rödovans usulü taşeronlara verilmesinin yasal yolu açıldı.
Son yıllarda taşeron patladı
Madencilikte taşeronluk kazançlı bir alan mı?
Tabii kazançlı. Müşteri hazır, çıkarıyorsunuz, satıyorsunuz. İş gücü son derece ucuz. Bundan kârlı iş mi olur? Oysa ki iş sağlığı ve güvenliği yatırımlarının en fazla maliyet tuttuğu iş kolu madenciliktir. Kaptı kaçtı yeri değildir madenler. Dolayısıyla taşeronculuğun en riskli olduğu alandır madencilik...
Kaç taşeron vardır yeraltı madenlerinde şu an?
100 küsur deniliyor, ama net rakam vermek mümkün değil, çünkü taşeronun da taşeronu var. Taşeron da fiyat kırıp işi başka taşerona veriyor. Asgari ücretin altına çalışacak adamları bulabilen işçi simsarını buluyor, böylece sorumluluğu kendi almıyor. Bu nedir? Köle pazarı. Peki niye 2000’li yıllarda taşeron patladı? Çünkü her dört kişiden biri işsiz. Çünkü dört yıl okumuş bir mühendisi bile 700 liraya çalıştırabiliyorsunuz.
Anlayacağınız ortam tam bir bataklık gibi...
Şunu dahi duydum biliyor musunuz; bazı taşeronlarda kömür karşılığı işçi çalıştırıldığını... Düşünsenize Ortaçağ gibi... Aynî ödeme karşılığı emek; para yok... Ve bu da “Kişi başına milli gelirimizin artık 10 bin doları aştığı ve Türkiye ilk dünyadaki ilk büyük yirmi ekonominin içinde yer alıyor” dendiği bir dönemde yaşanıyor.
Onlar yalnızdır, seslerini duyuramaz...
Fikret Sazak, 18 yıldır eğitim verdiği maden işçilerini şöyle anlatıyor: “Bizim maden işçisi Marx’ın proleterinden çok, Yaşar Kemal romanlarındaki köylüye benzer. Kırsalda kalmıştır, sesini duyuramaz, yalnız, içe dönüktür. Kadercidir ama devlete sığınma geleneği de vardır. Dindardır ama maden çıkarılan yerler içki tüketiminin de fazla olduğu yerlerdir. Eğlenmek için değil, unutmak için içer maden işçisi. Kilo alamaz, zayıftır. O ödediği primleri en az geri alan işçidir; çünkü genellikle erken ölür...”
Ölünce kamuoyu oluşturabiliyor
Sizin Maden-İş’e üye kaç maden işçisi var?
Şu anda 20 bin civarında, ama 80’lerin başında bu rakam 100 bindi.
Genel Maden-İş’te kaç üye vardır şu anda?
On bin civarında. Daha küçük sendika üyelikleri de var. Hepimizin toplamı 35-37 bin arasında değişiyor.
Sektörde çalışan işçi sayısı sizce kaçtır?
150 binden aşağı değil.
Neden sendikalı yapamıyorsunuz geri kalanı?
Buna ilişkin bizzat kendim ciddi bir rapor hazırlayıp Türk-İş’e vermiştim. Birincisi örgütlenmeye sıcak bakılmıyor.
Niye?
Hem örgütlenme kültürü yok Türkiye’de hem de 12 Eylül’den kalma korkular hâlâ aşılamadı. İkincisi, yasal yetersizlikler. Anayasa’da “herkes istediği sendikaya üye olur” deniyor, ama bunu düzenleyen mevzuat ve idari süreç neredeyse örgütlenmeyi imkansızlaştırıyor. Bir kere sendikaya üye olanlar ertesi gün kapının önüne konma tehdidi altında. Ayrıca sendikaya üye olduğunuzdan toplu sözleşme yapana kadar geçen prosedür o kadar uzun ve zahmetli ki toplu sözleşme yapılmadan orada yetkinizi kaybedebiliyorsunuz.
Bunlar genel nedenler, bir de maden iş koluna ilişkin özel nedenler var: Örgütlenmelerde kamuoyu desteği çok önemli, ancak maden işçilerinin dezavantajı hep kırsal bölgede kalmaları. Kırsalda bağırsanız da kimse sesinizi duymaz, boğulursunuz. Mesela Balıkesir-Odaköy’deki bir maden ocağında örgütlenen yüzlerce kişi işten çıkarıldı, biz bunu Türkiye’nin gündemine taşıyamadık bile.
Ne zaman ölürlerse ancak o zaman haber olurlar değil mi?
Evet, kamuoyu desteğini ancak öldükleri zaman alıyorlar.
İkinci neden de dediğim gibi yarı köylülük yine sendikal örgütlenmede bir engel olarak çıkıyor önümüze. Aslında tüm dünyada maden işçilerine baktığınız zaman toplumsal mücadelelerin önder sınıfı konumundaki işçilerdir. Amerika’ya bakın, Romanya Çekoslovakya... Toplumsal mücadelelerde hep önlerdeydiler, çünkü en ağır çalışma koşulu olan onlardır. Ama bizde saydığım koşulların hepsi birleştiğinde örgütlenmesi zor bir işçi tipi ortaya çıkıyor.
ASLINDA ÇİN’DEN KÖTÜ DURUMDAYIZ
Sazak söyleşinin bir yerinde “Sonuçta Türkiye’de bir piyasa ekonomisi var. Elbette Müslüman mahallesinde salyangoz satamazsınız. Ama iş yeraltı madenine geldi mi kamu mülkiyetçisi olmak zorundasınız” deyince sorduk:
Ama TTK’da 1992’deki büyük patlamada da 262 işçi öldü... Rusya’nın kamuya ait bir maden ocağı işletmesinde 200 işçi...
Bakın tekil örneklerle tümel sonuçlara varamazsınız. Bir kaza, bir grizu patlaması meydana geldiği zaman orada bir kişi varsa bir kişi ölür, 100 kişi varsa 100 kişi ölür. Burada önemli olan kazanın sıklığıdır.
Çin’de durum nasıl?
Çin’de artık bir insanlık dramı yaşanıyor. Resmen vahşi bir devlet kapitalizmi var orada. Ama ölümlü kazalara bakacak olursanız aslında biz yoğunluk bakımından Çin’den de kötü bir durumdayız. Bizde yılda 50-60 milyon ton, Çin’de 2 buçuk milyar ton kömür üretiliyor. Çalışan maden işçi sayısı ve üretim maliyetiyle karşılaştırdığınızda yoğunluk bakımından Türkiye, dünya birincisi. Genel maden iş kazaları sayısı bakımından ise dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi.
Bizim madenci, Marx proleterinden çok, Yaşar Kemal köylüsüne benzer
Maden işçisi yapı olarak daha bir sola mı yatkındır?
Bizim maden işçisinde ikili bir yapı vardır. Birinci yapı Zonguldak, Tunçbilek gibi işletmelerden yetişen, madencilik kültürünü TKİ’de, TTK’da edinmiş, babadan oğla madencilik bilinciyle büyüyen bir işçi yapısıdır. Bu işçi ne kadardır? Kitle olarak azdır. Çoğunlukta olan yapı yarı köylüdür. Yani topraktan tamamen kopmuş değildir, çünkü bizdeki madenler hep kırsal bölgelerdedir. Dolayısıyla bizdeki maden işçisi Marx’ın “kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” tanımındaki gibi bir proleter olmaktan uzaktır. Çoğu “kaybedecek toprağı olan” işçilerdir.
Nedir bunun sonucu?
Bir sanayi işçisi tek geçim kaynağı işi, yani emeğini satmak olduğu için ciddi mücadelelere girebilir. Ama bizdeki maden işçisi önemli bir bölümünün topraktan artı bir geliri olduğu için fazla mücadeleye ve hak aramaya girmez.
O zaman biraz da kaderci midir?
Aynı Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı köylüler gibidir. Her köylü, hele de modern tarımdan uzaksa eğer, kadercidir. Bizim maden işçileri de bilinç olarak daha ziyade kadercidir.
Kaldı ki bir insanın yerin 500 metre dibine bir şeylere sığınmadan inmesi de zor olur herhalde?
Başbakan “kader” derken bunu düşündü mü bilmiyorum, ama “kendiliğinden işçi”lerde, yani bir işçilik, bir sınıf bilinci olmayan kesimde özellikle bu duygu ön plana çıkar. İnsan doğasında da vardır zaten. Bir bilinmeze giderken sığınma, bilinmezin iyi olacağını umma psikolojisi...
Yerin dibine inerken sığınırsınız da bu yüzünüze söylendiğinde, “Ölmek senin kaderinde var” dendiğinde nasıl karşılar maden işçisi; “Doğru söylüyor” der mi?
Demez, çünkü bizim insanımız sadece kadere değil, devlete de sığınmıştır. Bizde devletten beklenti geleneği, koruyuculuk, kollamacılık geleneği vardır. O yüzden zaten “Devlet baba” der, “Allah devletimize zeval vermesin” der. Bu insanlar için devlet sadece polis, asker değil, aynı zamanda kendisini koruyan ve kollayandır. Madene inerken içinde taşıdığı kaderciliğiyle devletin ona “ölmek senin kaderin” demesi arasında fark var; madenci bu farkı kabul etmez.
18 yıldır izlediğiniz kadarıyla belirgin bir ruhsal yapısı var mıdır maden işçisinin?
Madenciler genelde biraz yalnızlaştırılmış, biraz içe dönük insanlardır. Hatta şunu da söyleyeyim birçok maden bölgesindeki dindarlığa rağmen, dinin içkiyi yasaklamasına rağmen içki tüketimi yoğundur. Yerleşim bölgesinin hemen içinde değil ama çevresinde meyhaneler vardır. Buralara giderler, kırda içerler, evlerinde içerler... Ama eğlenmek için içmezler, unutmak için içerler. O tozu, dumanı, yaşamak için her gün ölümle burun buruna gelmek gerektiğini, yalnızlıklarını, hepsini bir an olsun unutmak isterler... Dine son derece bağlıdırlar ama yaşadıkları stres de bir insanın kaldıramayacağı kadar ağırdır.
O madenleri çıkardıklarına göre aslan gibiler midir yoksa biraz kavruklar mı?..
Kavruklardır. Kilo alamazlar. Aşağıda o kadar terler, o kadar kalori kaybederler ki zayıf kalırlar. Zaten maden işçisi emekli olduktan sonra çok az yaşar. Hele de yeraltı işçisi ise en az. Akciğer hastalıkları yakasını bırakmaz, metabolizması çabuk yıpranır, çabuk ölür. Şöyle söyleyeyim; ödediği primlerin geri dönüşünü en az alan işçi kesimi maden işçisidir. Çünkü ömürleri gerçekten kısadır.

NEKROFİLİ