Füruzan’ı ele alan bir yazıya nereden başlamalı? Füruzan hakkında yazmış herkesin muhtemelen karşılaştığı bir zorluktur bu. Öyküden şiire, romandan gezi yazısına, denemeden çocuk kitabına kadar edebiyatın farklı türlerinde eserler vermiş, öykülerinin bazıları tiyatro sahnesine ve sinema perdesine taşınmış, kısacası hayatını sanatla bütünleştirmiş, çok yönlü bir yazar çünkü karşımızdaki.
Türk edebiyatının bu çok yönlü ve özgün yazarı, “Parasız Yatılı”nın, “Kırkyedi’liler”in, “Benim Sinemalarım”ın unutulmaz kalemi Füruzan, TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin düzenlediği 1-9 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek 27. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı.
Biz de Milliyet Kitap olarak Füruzan’ın kökleri 1950’lere uzanan yazarlık serüvenini, çok yönlü sanatçı kişiliğini, edebiyatın ve okurların dünyasına kattığı kahramanları, öyküleri, duyarlıkları hatırlayalım istedik.

YALNIZCA FÜRUZAN
Füruzan, 1935 yılının Cumhuriyet bayramında, 29 Ekim’de doğar. Esnaf olan babasını küçük yaşlarda kaybeder. 1946 yılında Yalova Demirköy İlkokulu’ndan mezun olur; maddi sıkıntılar nedeniyle devam edemez okumaya. Kısa bir süre Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne’de tiyatro oyunculuğu yapar.
1958 yılında ünlü karikatürist Turhan Selçuk ile evlenir. Dergilerde yayımlanan ilk öykülerinde önce Füruzan Yerdelen, Turhan Selçuk ile evlendikten sonra ise Füruzan Selçuk imzalarını kullanır. Selçuk’tan ayrılınca yalnızca Füruzan olacaktır imzası. Turhan Selçuk ve Füruzan’ın bu evliliğinden, bugün sinema eleştirmenliği yapan Aslı Selçuk doğar.

TUTKULU BİR OKUR
Füruzan okumayı daha ilkokula başlamadan öğrenir. Üstelik evde bir kitaplık zenginliği veya büyüklerin yol göstericiliği yoktur, buna rağmen küçük yaşlardan itibaren kendisinin deyişiyle ‘eline ne geçerse okuyan bir kitap düşkünüdür’. Öyle ki, tesadüfen bir dergi bulduğunda sokaklarda okumaktan ağaçlara çarpar. “Kızım git evinde oku” der görenler...
Tutkulu bir okur olan Füruzan, okuduklarından ve yaşamdan edindiği izlenimlerden yoğurduğu malzemeyi çok genç yaşlardan itibaren öykülere dönüştürecektir.
“Olumsuz Hikaye”, ilk öykülerini yayımladığı sıralarda kullandığı Füruzan Yerdelen imzasıyla 1956 yılında Seçilmiş Hikayeler dergisinde yayımlanır. Bu öyküyle ilk adımını atar edebiyat dünyasına. İlk öyküleri Dost, Papirüs, Türk Dili, Pazar Postası ve Yeni Dergi gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımlanır.
1956-57 yıllarında dergilerde yayımlanan öykülerini, sonraları ‘bakış açısı olmayan edebiyat denemeleri’ olarak nitelendirse de, bu öykülerden başlayarak Türk edebiyatında 52 yıldır varlığını ve sesini duyuruyor Füruzan. 

YARIM ASIRLIK EMEK
1971 yılında çıkan ve 1972’de Sait Faik Armağanı’nı kazanan “Parasız Yatılı” adlı ilk kitabı hem Türk öykücülüğü hem de Füruzan için bir dönüm noktasıdır. Seçici Kurulu 11 kişiden oluşan bu armağanı, 10,5 oyla alır. Bu ‘buçuk’ oy Behçet Necatigil‘e aittir. Ancak daha sonra Füruzan’a ödülü oybirliğiyle aldığını söyleyecektir Necatigil.
“Parasız Yatılı”, yayımlanır yayımlanmaz döneminin okurlarının ve eleştirmenlerinin ilgi odağı olur. Bu kitabın hemen arkasından “Kuşatma” (1972) ve “Benim Sinemalarım” (1973) adlı öykü kitapları, deyim yerindeyse ‘sökün eder.’ Eleştirmenlerin “Füruzan Olayı” olarak nitelendireceği bir dönem başlayacaktır edebiyatta bu kitaplardan sonra.
Ülkü Tamer’in ‘çağdaş bir klasik’ olarak nitelendirdiği “Parasız Yatılı”, Füruzan’ın öykücülüğünün tartışmasız köşe taşlarından biri... Bu öyküyle birlikte ‘parasız yatılı’nın zihinlerdeki anlamı yeni bir içerik kazanır. Akıllardan çıkmayan cümlesiyle - “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler” - Füruzan’ın temel izleklerinden yoksulluğun ve umudun simgesi olmuştur bu öykü. 

KÜÇÜK İNSANLAR
“Yazarlığımın başladığı ‘70’lerden bu yana genel izlek buydu benim açımdan. Dikkate alınanlarla, onların çevresinde ya da uzaklarında sessizce yaşayanların hangi duyarlıklar, kurnazlıklar ya da amansızlıklarla dolu olduğuna merakla eğildim” der Füruzan bir röportajında.
Füruzan’ın ‘dikkate alınanların çevresinde ya da uzaklarında sessizce yaşayanlar’ olarak nitelendirdiği insanlar, edebiyatın ‘sıradan’, ‘küçük’ insanlar olarak adlandırdığı kişilerdir. Füruzan’ın Türk edebiyatındaki uzun soluklu varlığı ve etkili sesi, sıradan olarak nitelendirilen bu insanların dünyasını sahici, duyarlı ve insancıl bir tutumla, yetkin bir dil ve anlatımla ele almasından kaynaklanır.
Deneyimleri, bilinçleri, geçmişleri ‘sıradan’ ya da ‘küçük’ sıfatıyla kalıplaştırılmış, dondurulmuş kelimelere hapsedilmiş bu kalabalığın yaşamları, karşılaştıkları toplumsal durumlardır öykülerinin temeli. Füruzan, onların dünyalarını, duyarlıklarını ve duyarsızlıklarını, edebiyatın kelimeleri ve anlamlarını canlandıran, onları dondurulmuşluklarından kurtaran dünyası içinde dile getirir. 

ÖTEKİLERİN ÖYKÜSÜ
“Parasız Yatılı”da, diğer kitaplarda da izlerini süreceğimiz ‘hayatları sıradanlığa mahkum edilmiş bu kalabalık’; yurtlarından kopup gelmiş, yabancı oldukları şehirlerde tutunmaya, mutlu olmaya çalışan göçmenler, şehrin kıyısında kalmış yoksullar, özellikle yoksul kızlar ya da büyük konaklarda, evin pek de uğranılmayan yerlerinde varlığı sadece ev işlerine bağımlı kılınmış, karın tokluğuna çalışan beslemeler ve kızıyla yalnız kalıp hayata tutunmaya çalışan kadınlardır.
Füruzan bu karakterler yoluyla yaşamın içinde varolan, fakat çoğu zaman görmezden gelinen gerçekleri edebiyatın gerçeğine dönüştürür. “Parasız Yatılı”daki ilk öyküleri, Füruzan’ın hem diğer kitaplarında izini süreceği temaların ve anlatım biçimin ipuçlarını verir hem de bu ‘öteki’lerin güvensizliklerini, dışlanmışlıklarını, umutlarını, naifliklerini, Türk edebiyatında kendilerine özgü özellikleriyle haklı bir yer edinecek karakterler yoluyla yansıtır. 

KIZIM OLMASA...
“Edirne’nin Köprüleri”nin Rumeli şivesiyle konuşan, geldiği şehrin toprağını, doğasını unutamayan, gelinen yabancı şehrin vurdumduymazlığının ve horlamalarının en çok onun tepkileriyle somutlaştığı Hala Adile’si; “Haraç”ın köyünden bir konağa hizmetçi olarak getirilen ve çalışmaya mahkum edildiği konağın dışında bir hayatın varlığının farkında olmayan Servet’i; “İskele Parklarında”nın kızını yetiştirme sorumluluğu ve geçim derdi üzerine kalmış, kızına bakıp bakıp “Bu olmasa” diyen, yoksulluğunu örtemeyeceğini kendisinin de bildiği yılan derisi çantayı yanından eksik etmeyen adsız kadını bu karakterlerdendir.
Bu karakterlerin yaşadığına benzer dünyaları ve sorunlarını, mutluluklarını ve mutsuzluklarını, kimi zaman umuttan umutsuzluğa varan yollarını, hayata karşı tepkilerini, gelişimlerini, değişen bakış açılarını “Parasız Yatılı”dan sonra art arta gelecek “Kuşatma” (1972) ve “Benim Sinemalarım” (1973) adlı kitaplarda görmeye devam edecektir Füruzan okurları.

YOKSULLUK VE UMUT
Füruzan’ın ilk kitabında anlattığı göçmen öykülerine, “Kuşatma” kitabında yer alan “Redife’ye Güzelleme”nin Bulgaristan göçmeni Temir Ali ve ailesinin öyküsü de eklenir. “Edirne’nin Köprüleri”nde doğadan, topraktan ayrılıp geldiği şehirde mezbahada çalışan Hala Adile’nin oğlu Hasan’ın yanına; yoksulluklarından son yün yataklarını satan ve yedi yaşındaki kızı Redife’nin kurtuluşunu doğacak çocuğunun erkek olmasına bağlayan Temir Ali gelir. Yoksullukla umudun bir araya getirildiği bir başka öyküdür “Redife’ye Güzelleme”.
Füruzan’ın öykü dünyasının diğer kahramanları ise konakların sönmüş yaşamından arta kalan kadınlardır. Öykülerde bu zengin, debdebeli hayatın Cumhuriyet ile birlikte çözülüşü; kimi zaman “Haraç”taki konakta hizmetçilik yapan Servet gibi konağa hiçbir zaman gerçekten ait olmamış bir kişinin gözünden aktarılır.
“Gül Mevsimidir” öyküsü ise, konak yaşamının bitişini, arka plana İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini alarak ve İzmir’deki bir konağın sahibinin -Mesaadet Hanım’ın - belleğinden anlatır. 

DUYGU BELLEKLERİ
Kadınların ya da küçük yaştaki kız çocuklarının belleği ve hayata bakış açıları hiç kuşkusuz Füruzan’ın öykülerinin temel izleklerinden birini oluşturur. Öykülerinde onların gözleri ve kendi deyişiyle ‘duygu bellekleri’yle bakar dünyaya.
“Parasız Yatılı” kitabında yer alan “Haraç”taki Servet ve “Nehir”deki Yusuf Ağa’nın evine hizmetçi olarak giden, adını bilmediğimiz 13 yaşındaki kız aracılığıyla toplumsal ve sınıfsal konumları nedeniyle kadınların karşı koyamadıkları baskılara ve onların sömürülmesi konusuna değinir yazar.
“Kuşatma”da varoşlara, kenar mahallelerdeki kadınlara, “Ah Güzel İstanbul”da ise genelevdekilere çevirir yüzünü.
“Kuşatma”; Füruzan’ın unutulmaz kahramanlarından birinin, şehrin bir kenar mahallesinde yoksulluk ve kadın olmakla kuşatılmış, yalnızca 14 yaşındaki Nazan’ın öyküsüdür. Yaşadığı silik ve donuk dünyada kendisi için bir umut vaadini Nazan’a tattıranlar ve onu bu dünyadan uzaklaştıranlar, hayranlıkla okuduğu fotoromanlar, bakmadan geçemediği renkli mağaza vitrinleridir sadece. Çevresi umutsuzlukla ve yoksunluklarla örülmüş Nazan için bu ‘düşsel’ dünyaya ulaşmanın tek somut yolu, mahallede ‘adı kötüye çıkmış’ Nigar Abla gibi olmaktır ancak. Her okurun buruklukla anacağı, Haluk Bey ile gittiği sinema locası bölümünden sonra o da ‘abla’ olarak anılacaktır öyküde.

KADINLARIN DÜNYASI
Füruzan ‘kötü yol’u, kadınların kıstırılmışlıklarını “Ah Güzel İstanbul”da da, “Benim Sinemalarım”da da anlatma-ya devam eder. “Ah Güzel İstanbul”da kadınlara dair ‘buruk’ öykülerin kahramanlarına, genelevde çalışan ve yazgısını kamyon şoförü Sarı Kamil’in sevgisinin de değiştiremeyeceği Cevahir eklenir. Cevahir’in Sarı Kamil’den tek beklediği nikahtır. ‘Hayali’ gerçekleşmeyince intihar edecektir Cevahir. Onun çözümsüzlüğünü büyük bir incelik ve dokunaklılıkla anlatmıştır Füruzan. Sarı Kamil’in öykünün başında övgü dolu bakışlarla süzdüğü ‘969 model 520 marka’ kamyonu, Cevahir’in ölüme giderken yaptığı dolmaları ‘belki Kamil uzun yoldan döner’ umuduyla ev sahibi yaşlı kadına bırakması, “Ah Güzel İstanbul”un merkezindeki hüznü ve Cevahir’in çıkmazını anlatan ayrıntılar öykünün en dramatik bölümleridir.

KÖTÜ YOL ÖYKÜLERİ
“Benim Sinemalarım” ise 1973’te okurla buluşur. 1960’ların İstanbul’unda yaşayan alt sınıf bir ailenin kızı olan Nesibe’nin öyküsüdür bu. ‘Her odasından bir başın uzandığı, gün boyu kapısının önünde burnu akan çocukların oynadığı evi’ne nispet, uçsuz bucaksız bir düş dünyası açar Nesibe’nin önünde sinemalar. Filmlerdeki renkli görüntüler, başka dünyalar Nesibe için bir kaçıştır. “Kuşatma”daki Nazan gibi o da kurtulmak ister hayatındaki yoksunluklardan ve dar sokaklardan.
Nazan’ın sinema locası, “Benim Sinemalarım”da plaj kabinine dönüşür bu sefer. Buna rağmen kötü anları ve anıları hiçbir zaman düşlerine sokmaz Nesibe, yok sayar onları. Düşlerinin gerçeğe yenilmesine izin vermez. Babasından yediği dayaktan sonra, sinemanın önündeki kalabalığa karışıp ortadan kaybolacaktır. Onun öyküsünün sonu, okurların imgelemine bırakılır böylelikle. 

SAHİCİ  ANLATIM
Füruzan’ın ‘kötü yol’ öykülerinden bahsederken şunu belirtmekte yarar var; ‘kötü yol’ konusu kolayca bir melodram haline gelebilir, ancak Füsun Akatlı’nın da vurguladığı gibi “Füruzan kötü yolu anlatırken büyük bir inandırıcılıkla ve bayağılaşmadan yapmayı başarmıştır bunu”.
Nesibe’nin ya da Nazan’ın yoksulluğu ve sürüklenişleri hiç yitirilmeyen bir sahicilikle anlatılır. Öyküleriyle kadının toplumdaki yerini ve toplumun ikiyüzlü ahlaki değerlerini eleştirir Füruzan.
Art arta gelen bu üç öykü kitabıyla edebiyat dünyasına giren yazarın öyküleriyle çizdiği göçmenlik, yoksulluk ve kadınlık durumlarının resminin arkasında derin bir yaşanmışlık, bu yaşanmışlığın getirdiği inandırıcılık ve toplumsal duyarlılık vardır. Sözkonusu durumlar Füruzan’ın kaleminde, okurların zihninden hiç çıkmayacak imgelere dönüşür.

YALIN ÜSLUP
Kahramanların yüz ifadeleri, bakışları, mekanlar, nesneler, renkler en ince ayrıntısına kadar çizilir, deyim yerindeyse onların ‘içine nüfuz edilir’ öykülerde. Her ayrıntı, her kelime öykünün bütünlüğü ve öyküdeki mekanı, zamanı, karakterlerin durumunu göstermek için gereklidir.
Metinde kelimeler rastgele bir araya gelmez, ayrıntıların ise her birinin işlevi vardır. Kelimeler ve ayrıntılar büyük bir titizlikle yerleştirilir metnin dokusuna.
Füruzan, ayrıntıları anlatmadaki ustalığı ve bir üsluba dönüştürdüğü yalınlıkla, ‘sessizliğe ses verir’. Göçmenliğin burukluğu, şehrin yabancılığı, gelinen yere duyulan özlem, “Benim Sinemalarım” kitabındaki “Seyyid” öyküsünde, Seyyid’in çalıştığı handan duyduğu banliyö trenlerinin sesiyle okurların belleğine kazınır örneğin. Trenler, onun ait olduğu yere gidiyordur, Seyyid ise şehirde kalmaya mahkumdur. Şehirdeki hapsedilmiş duygusu daha güzel nasıl anlatılabilirdi?
Yoksulluk, “Parasız Yatılı”da kapı önünde yakılmaya çalışılan mangaldır, “Ah Güzel İstanbul”da ise sekiz kişilik ailenin sahip olduğu üç tabak... Bu ayrıntılar hem yazarın anlatımının özgünlüğünü yansıtır hem de öyküdeki inandırıcılığın ve karakterlere özgü yaşanmışlık duygusunun sağlam temeller üzerine kurulmasını sağlar.  

ÇOCUK GÖZÜYLE...
Çocuklar ise inandırıcılık ve duyarlığın bakışlarında derinleştirildiği değişmez kişileridir Füruzan öykülerinin. Çoğu öyküsünü, toplumsallıkla henüz kirlenmemiş, öğretilmiş değer yargılarından uzak ve belleklerinin ‘her şeyin derin yazıldığı ak bir kağıt olduğu’ çocukların gözlerinden anlatır yazar.
Toplumsal duruma, yaşamın dışında kalmışlığa, çocuk gözüyle ve çocukların belleğinin içinden değinen öykülerdir bunlar. Yaşamın acılığı ve acımasızlığı onların körelmemiş, taze bilinçleri aracılığıyla vurgulanır.
“Parasız Yatılı”, “Benim Sinemalarım”, “Kuşatma”, çocuk karakterlerle ve onların berrak bilinçlerini yansıtan bakış açısıyla zenginleştirilmiştir.
“Günübirlik Ada”nın zengin konağındaki küçük Cennet, “Haraç”taki Servet, “Temizlik Kolu”nun Hediye’si, “Yaz Geldi”nin cebinde ekmek ve zeytinle iskele kenarında bekleyen küçük kızı, handa çıraklık yapan Seyyid, bu çocuklardan sadece birkaçıdır.

ÖYKÜYE 9 YIL ARA
Füruzan, “Benim Sinemalarım”dan sonra dokuz yıl öyküye ara verir.
1982’de “Gecenin Öteki Yüzü”yle öyküye geri döndüğünde ise temel izleklerini ve edebiyatta kendine dert edindiği konuları çocukların bakış açılarından öyküleştirmeye devam eder.
“Gecenin Öteki Yüzü”ndeki anne-kızın, yaşamlarının ağır atmosferine karşılık komşu evde geçirdikleri mutlu yılbaşı gecesi, anne-kız arasındaki gerilimli ilişki, Füsun Akatlı’nın deyişiyle ‘çocukların iç kanırtıcı bakış açıları’ndan yansıtılır bu öyküde.
Füruzan’ın 1999 tarihli son öykü kitabı “Sevda Dolu Bir Yaz” ise, onun edebiyatına özgü incelikleri ve duyarlıkları okura iletmeye devam eder. İlk öykülerden bu yana öykü karakterlerinin bakışındaki hüzün ve duyarlık, “Sevda Dolu Bir Yaz”a kadar uzanır. 

EV İÇLERİNİN HUZURU
Bu kitapta Füruzan ‘80 sonrası kuşağı için bir bellek tazelemesi yapar öyküleriyle. Sevdiğiyle evlenmek için her şeyi göze alabilecek insanların sevgiyle zenginleşen ilişkiler yaşadığı, aşk için ölünen, kaçılıp gidilen bir döneme döner.
1940’lı, ‘50’li yıllardan ‘70‘lere ve ‘80’lere uzanan değişimi, yitirilen değerleri, ev içlerinin huzurunu, insan ilişkilerindeki saflığı, farklı kültürlerin bir arada uyum içinde yaşadığı günleri, yaşanan andan geçmişe uzanarak aktarır “Sevda Dolu Bir Yaz”daki öykülerde ve ‘80’lerden sonra İstanbul’un yitmeye yüz tutan belleğini, kahramanlarının bellekleri aracılığıyla tekrar canlandırır Füruzan. Bunu yaparken de diğer öykülerinde olduğu gibi çocukların belleklerine başvurur.
“İkinci Yaz Şarkıları”nın küçük kızı Şehrazat Gül Debrenceli karakteriyle bir kentin yaşamının, gündelik tarihinin nabzını tutar örneğin. İnsanların birbirini umursadığını, ilişkilerin sevgiye dayandığını anımsatır ‘80 sonrasında yaşayan okurlarına.
Füruzan; öyküleri üzerinden bir tarafıyla sevgiye, insanlığa, duyarlılığa; bir tarafıyla da hüzne, burukluğa dayalı bir dünya yaratmıştır Türk edebiyatında. Bu öyküler özgün bir anlatım ve dille okurların imgelemine taşınmıştır. Romanları da ‘Füruzan’ın dünyasıyla’ yüklüdür yine. 

FÜRUZAN’IN ROMANLARI
Edebiyat yaşamında öykü türüne ağırlık veren Füruzan’ın, altı öykü kitabına karşılık iki romanı vardır: “Kırkyedi’liler” (1974) ve “Berlin’in Nar Çiçeği” (1988). İlk üç öykü kitabından sonra yayımlanan “Kırkyedi’ler” ile 1975 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü alır yazar.
Feridun Andaç, “Edebiyatımızın Yol Haritası” adlı kitabında yer alan “Füruzan’ın Öykü Dünyasına Bakış” adlı yazısında, Füruzan’ın öykülerinden yansıyan toplumsal duyarlılığı, yazarın toplumsal olana karşı hassasiyetini şöyle vurgular:
“Toplumsal altüst oluştaki kopuş, sürükleniş onun öyküsünün leitmotiv’idir. ‘40’lardan ‘50’lere, ‘60’lara uzanan süreçteki değişimi yansıtır. Kadının konumu, çocukların dünyası, göçmenler bu değişimin yansıtılmasında başat öğelerdir”.
Füruzan deyince akla ilk gelen, ‘80 öncesi sol kuşağının vazgeçilmez kitaplarından biri olan 1974 tarihli “Kırkyedi’liler”de; öykülerindeki duyarlılığı, oldukça politik bir süreci, 12 Mart’ı, Emine karakteri ve onun üniversite çevresi üzerinden anlatmak için romana taşır Füruzan.
Türkiye solunun tarihine ‘68’liler olarak geçmiş; eşitliğe, adalete, devrime inanmış isyancı bir kuşağın, ‘47 doğumluların hikayesini anlatır bu roman.
Onların hayatlarını, duyarlılıklarını, ideallerini, idealleri uğruna ödedikleri bedelleri kayda alır. Füruzan’ın öykülerinde en yalın haliyle yansımasını gördüğümüz toplumsal duyarlılığının, yazarlık bilicinin bir ürünü ve sonucudur bu kitap. 

12 MART TRAVMASI
Türkiye’nin yaşadığı en ‘travmatik’ olaylardan biri olan 12 Mart’a, ‘bir kuşağın silinmeye çalışıldığı bu döneme’ kayıtsız kalamaz Füruzan.
Emine‘nin anımsadıkları yoluyla Cumhuriyet’in 12 Mart travmasını, işkencenin acımasız ve insanlık dışı yüzünü bir romana dönüştürür, yaşananların hemen arkasından.
“Kırkyedi’liler” aynı zamanda Emine’nin ailesi, çevresi ve hayata bakışı yoluyla cumhuriyetin yarattığı toplumsal panoramayı ve Füruzan’ın öykülerinin merkezinde duran en önemli sorunlardan birini - kadın sorununu - idealist öğretmen Nüveyre ve iki kızı, sol görüşlü Emine ile Seçil üzerinden ele alır. Yani bireysel tarihler üzerinden toplumsal bir tarihi yansıtır “Kırkyedi’liler”. Yakın tarihin tanıklığını yapan en değerli romanlardan biridir bu nedenle. 

KİMDİR BU ‘47’LİLER?
Emine’nin hapisten çıktıktan sonra hatırladıkları, okurların zihninden çıkmayacaktır hiçbir zaman. Bir kuşağın ve dönemin gelgitlerini, ideallerini; edebiyatında her zaman belirleyici olmuş insani özden ve insancıllıktan vazgeçmeden, o incelikli ve yalın üslubuyla dile getirir Füruzan.
12 Mart dönemini yaşamışların da yaşamamışların da derin bir hüzünle okuyacağı bir metin armağan eder Türk edebiyatına. Böylelikle belki de bugün unutulmaya yüz tutmuş birtakım değerlerin ve bir tarihin silinmesini önler bu roman.
Çünkü romanın adını gören her meraklının soracağı bir sorudur “Kimdir bu ‘47’liler?”.
Bu yılki teması ‘68’liler olan TÜYAP Kitap Fuarı’nın, Türkiye’nin 68’lilerinin romanını kaleme almış bir yazarı onur yazarı seçmesi tesadüf olmasa gerek...

ALMANYA VE BALKANLAR
Füruzan, Nursel Duruel’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide “Tarihin ilk çağlarından beri kayda düştüğü acılarlarla ilgileniyorum” der. İnsanlığın acılarını, kadın olmayı, göçü edebiyatının her döneminde temel izlekler haline getirmiş, 12 Mart romanlarının en kalıcılarından birini yazmış bir yazarın Türkiye’deki pek çok insanın hayatını etkilemiş bir başka toplumsal olayı, Almanya’ya işçi göçünü ve ‘90’larda Balkanlar’da yaşanan savaşı edebiyat gündemine almaması beklenemez elbet.
1977’de yayımlanan “Yeni Konuklar”, Almanya’da çalışan Türk işçileri ele alır. Almanya, 1950’lerin sonunda Türkiye’deki pek çok kişi için iyi, mutlu, zengin bir yaşamın düşsel ülkesi haline gelmiştir. Gurbet, henüz ‘acı vatan’ değildir bu düşlerin sahipleri için.
Füruzan, artık düşlerden eser kalmadığı, acının ve çaresizliğin olanca gerçekliğiyle yaşandığı bir dönemde, 1975’te bir sanatçı programı kapsamında (D.A.A.D) davetli olarak gider Batı Berlin’e. Ve burada gördüklerini, izlenimlerini Almanya’da çalışan işçilerle yaptığı röportajlardan yola çıkarak aktarır okuruna. Kurmacanın değil, düzyazının dünyasından Almanya’daki işçilerin çaresizliklerini, umutlarını, hayattan beklentilerini dile getirir. 

BÖLL, GRASS VE WALSER
Yazar, 1981’de çıkan ve belge niteliğinde bir kitap olan “Ev Sahipleri” ve 1988’de yayımlanan “Berlin’in Nar Çiçeği” romanında Sivas’tan Almanya’ya göç eden Korkmaz ailesinin hikayesiyle tekrar dönecektir Almanya’daki göçmenlerin hayatına.
“Ev Sahipleri”nde Almanya’nın önde gelen aydınlarıyla, yani ‘ev sahipleri’yle göçmenleri konuşur. Bu aydınların arasında Almanya’nın önde gelen yazarlarından Heinrich Böll, Günter Grass, Martin Walser de vardır.
“Berlin’in Nar Çiçeği” ise Ümmühan bebekle yakınlaşan Alman Frau Lemmer ile Korkmaz ailesinin arasında kurulan sevgi ve insanlık bağını anlatır. Önyargıların, uzaklıkların, verili kimliklerin sevgiyle nasıl yıkılıp, yakınlaşmaya ve bağlılığa dönüştüğünü her zamanki duyarlı üslubuyla anlatır romanda Füruzan.
Sevgi, bu romanda olduğu gibi Füruzan’ın bütün öykü ve romanlarının da merkezindedir.
“Balkan Yolcusu” (1994) ise bir tanıklığın kitabıdır; yazar, Balkanlar’daki savaşın etkilerini Bosna-Hersek, Slovenya, Makedonya, Yunanistan boyunca yaptığı gezilerin izlenimleri ve bu coğrafyada yaşayan insanların deneyimleri içinden aktarır.

‘YAZIN-İÇİ’ GERÇEKLİK
İster Türkiye’de yaşasınlar ister Balkanlar’da ya da Almanya’da, dışlanmış, sıradan, küçük, hayatın ‘taşra’sında bırakılmış insanları anlatırken, bu insanların yoksunluklarını ve sevgiye olan ihtiyaçlarını dile getirir Füruzan. Bu ihtiyaçları, kurduğu dil ve anlatım yoluyla, yine Füsun Akatlı’nın deyişiyle ‘yazın-içi’ bir gerçekliğe dönüştürür. Bunu yaparken de her zaman yazarlık bilincinden, toplumsal duyarlığından beslenir.
Kişilerinin iç serüvenlerini, daha önce de değindiğimiz gibi ‘duygu bellekleri’ni anlatmıştır Füruzan. Bu duygu belleklerinin “Parasız Yatılı”dan beri yarattığı ve okurlarla paylaştığı ortak bilinç, bu yazının başından beri anlatmaya çabaladığımız, ‘Füruzan’ın dünyası’nı oluşturur.
Füruzan bu dünyayı kendi sözleriyle şöyle anlatır: “‘Parasız Yatılı’ daha sonraki kitaplarımda okurumla benim aramda kurulan, süren bağ açısından önemlidir. Füruzan’ın dünyası denen dünyayı öteki kitaplarımda da izlediler. ‘Parasız Yatılı’, yakalamayı başardığı ortak duyarlık, ortak bilinç ile ülkemin ve benim tanıklıklarımın has bir kanıtı olmayı sürdürmekte.”
Sadece “Parasız Yatılı” değil, Füruzan’ın bütün eserleri ülkenin ve toplumun tanıklıklarının has bir kanıtıdır.  
Füruzan bu has tanıklıkları, has bir edebiyata dönüştürerek, ‘Füruzan’ın dünyası’ olarak anılacak bir dünya yaratmıştır Türk edebiyatında. Onun biz okurlarının dünyasına öyküleriyle kattığı kadınlar, çocuklar ve ayrıntılar imgelemimizdeki özel yerini daima koruyacak.  

FÜRUZAN ÖYKÜLERİNDE KOKU 
Füruzan’ın öykü atmosferini yaratırken ayrıntılardan beslendiğini vurgulamıştık. Koku da, öykü atmosferini yaratan ayrıntılardan biri olmasının yanı sıra öyküdeki diğer ayrıntıları belirginleştiren bir öğe. Öyle ki, yazarın az sözle çok şey anlatmasını sağlar. Şebnem Sema Tuncel, “kitap-lık” dergisinin Kasım 2006 sayısında yayımlanan “Füruzan Öykülerinde Koku” başlıklı yazısında; Füruzan öykülerindeki kokunun temel işlevinin, uyandırdığı kültürel, sosyal, ruhsal ve kişisel etkiler yoluyla okurlarda çeşitli çağrışımlar yaratmak olduğunu söyler.
Şebnem Sema Tuncel’in “Gece Öteki Yüzü” kitabındaki “Çocuk” öyküsünden alıntıladığı  şu bölüm buna iyi bir örnektir:
“Giderek çevreyi ağır, iç bulandırıcı bir koku sarar, ardından ateşe yemeklerini koyabilmişlerin odalarından sızan yağ, soğan biber kokusunun da bastırmasıyla, kişiye çaresizlik duygusu veren o garip hava her yana dolardı.” 


ŞİİR VE FÜRUZAN
Füruzan, Türk edebiyatına sadece öykülerinin ve romanlarının dünyasını armağan etmedi. Duyarlıklarını ‘kimsenin durup ince şeyleri anlamaya vakti olmadığı’ bir dönemde, imgelerin süzgecinden geçirerek şiir diline de aktardı 1991 tarihli şiir kitabı “Lodoslar Kenti”nde.  

Lodoslar Kenti
Sanırım bu kenti anlatmak için
çok şair ömrü tüketilecek
kimi özlemle,
kimi öfkeyle anacak onu.
kimi benzersizliğine ülkeler feda edecek.

Şimdi,
ya şimdi
yeni bir çağa girerken
çözmeye davranmak için dünyayı
bu karmaşaya,
bu çözümlenmeye
bu arsızlığa
anlamlar yüklemek
olumlamak için onurum el vermez...




SİNEMA, TİYATRO VE FÜRUZAN
Füruzan, sinemanın da tiyatronun da çok sevdiği yazarlardan biri. Yazarın üç öyküsü, yine kendisinin kaleme aldığı senaryolarla beyazperdeye aktarıldı bugüne kadar: “Ah Güzel İstanbul” (1981), “Gecenin Öteki Yüzü” (1987) ve “Benim Sinemalarım” (1990).
“Redife’ye Güzelleme”, “Kış Gelmeden” ve “Sevda Dolu Yaz” öykülerini ise oyunlaştırdı Füruzan. “Kış Gelmeden” ve “Sevda Dolu Bir Yaz”, Devlet Tiyatroları tarafından sahnelendi.
“Sinema serüvenim diğer meraklarımla beraber okuma, resim ve müziğe duyduğum meraktır. Benim edebiyatımda sinemasal kadrajlar var olduğu söylenmiştir. Derinlik, mekan ve duyarlılık taşıdığı için sinemasal gösteriyi ortaya çıkarıyor” diyerek öykülerindeki sinematografik öğeleri vurgulayan Füruzan’ın sinema serüveni, Ömer Kavur’un “Ah Güzel İstanbul” öyküsünü filme çekmek istemesiyle başlar. Füruzan senaryoyu Almanya’da yazar ve parça parça Ömer Kavur’a gönderir. Filmde Cevahir’i Müjde Ar, kamyon şöförü Sarı Kamil’i Kadir İnanır oynar. 

BİR ŞARTLA...
“Ah Güzel İstanbul”, 1981’de yapılan 18. Antalya Film Şenliği’nde hiçbir film birinciliğe layık görülemediği için ikinci seçilir.
Bu filmin ardından yönetmen Okan Uysaler de “Gecenin Öteki Yüzü” öyküsüne talip olur. Füruzan kabul eder ama bir şartla: Filmin bütün çekimlerinde sette bulunacaktır. TRT için hazırlanan bir dizi olan “Gecenin Öteki Yüzü”, İstanbul’un yaşadığı en ağır kışlardan birinde dört ayda çekilir. Füruzan her çekimde sette bulunur. Bu filmin başrollerinde ise Zuhal Olcay, Haluk Bilginer, Müşfik Kenter ve Ece Alton vardır.  

“SEN DE BİR FİLM YAPSANA”
Bu sette yapımcı Kadir Yurdatap’ın sarf ettiği “Füruzan ya, sen bir film yapsana” cümlesi, 1990’da çekilecek “Benim Sinemalarım”ı doğurur. “Benim Sinemalarım”da Füruzan; “Kupa Kızı”nın, “Asılacak Kadın”ın ve “Bir Yudum İnsan”ın sanat yönetmenliğini yapan, ressam Gülsün Karamustafa ile birlikte yönetmenliği üstlenir. Asistanları ise Zeki Demirkubuz’dur.
Film, Türk sinema tarihinin en başarılı eserlerinden biri olur ve gösterildiği yıllarda pek çok ödül alır. 1990’da Cannes Film Festivali’nin “Eleştirmenlerin 7 Günü” ve “Altın Kamera” bölümlerinden çağrı alır, 158 film arasından seçilen sekiz filmden biri olarak gösterime girer. 1991 Uluslararası İran Fecr Film Festivali’nde En İyi İlk Film Jüri Özel Ödülü’nü kazanır. Yine aynı yıl, Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde En İyi On Asya Filmi arasına seçilir.
“Benim Sinemalarım”da Nesibe’yi canlandıran ve bu rolle 1990 yılında sinema yazarları tarafından en iyi kadın oyuncu seçilen Hülya Avşar, yıllar sonra bile filmi özlemle anacaktır kendisiyle yapılan söyleşilerde.

YABANCI DİLLERDE FÜRUZAN
Füruzan’ın edebiyat serüvenine sığdırdığı eserlerin bir kısmı başka dillerde ve başka coğrafyalarda da okunuyor. Almanya’da konuk kaldığı dönemde “Dokuz Çağdaş Türk Öykücüsü” (1982, Volk und Welt Verlag) adlı antolojiyi ve “Die Kinder der Türkei” (1979, Türkiye Çocukları) adlı çocuk kitabını Almanca olarak hazırlayan Füruzan’ın diğer eserleri de yabancı dillere çevriliyor.
A. Saraçgil, Füruzan’ın öykülerinden yapılan bir toplamı İtalyancaya çevirdi ve bu kitap 1991’de Napoli’de basıldı.
“Kırk Yedi’liler” romanı ise 1986’da S. Pirvanova çevirisiyle Bulgaristan’da yayımlandı.
“Sevda Dolu Bir Yaz”, “Nehir”, “İskele Parklarında” öyküleri Damian Craft’ın İngilizce çevirisiyle 2001’de Londra’da okurla buluştu. Toplu öyküleri ise İspanyolcaya Gül Işık tarafından çevriliyor.

BÜTÜN ESERLERİ
Öyküleri:
“Parasız Yatılı” (1971)“Kuşatma” (1972)
“Benim Sinemalarım” (1973)
“Gül Mevsimidir” (uzun öykü, 1973)
“Gecenin Öteki Yüzü” (1982)
“Sevda Dolu Bir Yaz” (1999).

Roman:
“Kırkyedi’liler” (1974)
“Berlin’in Nar Çiçeği” (1988)

Röportaj:
“Yeni Konuklar” (1977)

Gezi:
“Ev Sahipleri” (1981)
“Balkan Yolcusu” (1994).

Oyun:
“Redife’ye Güzelleme” (1981)
“Kış Gelmeden” (1997)

Çocuk Kitabı:
Die Kinder der Türkei
 Türkiye Çocukları” (1979)

Şiir:
“Lodoslar Kenti” (1991).