Pazar

27.05.2018 - 01:30 | Son Güncelleme: 27.05.2018-1:30

“Sevilmesi zor bir karakter kurmak önemliydi”

Bir baba oğul hikayesini merkeze alan, 71. Cannes Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından 1 Haziran’da gösterime girecek “Ahlat Ağacı”nı Nuri Bilge Ceylan’la konuştuk.

Sitene Ekle

Nil Kural

Uyumsuz, yalnız, şekilsiz”. Nuri Bilge Ceylan’ın 71. Cannes Film Festivali’nde yarışan yeni filmine ismini veren ahlat ağacı, İdris karakteri tarafından bu kelimelerle tanımlanıyor ve bu, sadece ağaca değil, filmin merkezinde gördüğümüz baba-oğulun toplumdaki yerlerine dair bir cümle olarak filmin anlattıklarını karşılıyor. Toplumun değer yargıları içinde kendisine yer bulamayan, hep dışarıda kalan bir babayı oğluyla ilişkisi üzerinden izlerken, oğlun da kaderinin farklı olup olmayacağı sorusu filmin kalbindeki mevzu. Senaryosunu Nuri Bilge Ceylan’ın Ebru Ceylan ve Akın Aksu’yla birlikte yazdığı, başrollerini Doğu Demirkol, Murat Cemcir ve Bennu Yıldırımlar’ın paylaştıkları filmi yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’la konuştuk.

- “Kasaba” ve “Mayıs Sıkıntısı”nın ardından “Ahlat Ağacı”nda bir kez daha çocukluğunuzun geçtiği Çanakkale öne çıkıyor. Buraya yeniden dönme nedeniniz nedir?

Aslında başlangıçta biraz da “Mayıs Sıkıntısı”na benzemesin düşüncesiyle farklı bir coğrafyada çekmek istiyorduk filmi. Fakat Ebru (Ceylan) ile dolaştık dolaştık, tam olarak içimize sinen bir yer de bulamadık. Ebru pek taraftar olmasa da, bir noktadan sonra yine iyi bildiğim, hem lojistik hem de başka açılardan bize bir sürü kolaylık da sağlayacak kendi büyüdüğüm topraklara geri dönmeye karar verdim. 

- “Kış Uykusu”yla ağırlığın diyaloglarda olduğu bir filmle sinemanıza yeni bir boyut eklemiştiniz. “Ahlat Ağacı”nda da diyalog ağırlıklı sahneler ön planda. Ancak “Kış Uykusu”nun daha edebi diyaloglarından uzak, yerel bir dilin öne çıktığı diyaloglar bunlar. Yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Evet, son birkaç filmimde diyalogların giderek arttığı doğru. Ama hep böyle olacak diye de bir şey yok. Her an, tam tersi bir sükunete doğru birden geri çark edebilirim, bilinmez. Az diyaloglu sinemayı da severim çünkü. Ama son filmlerimde diyaloglardaki bu artış, aynı zamanda sinema üzerinde oluşmuş bazı dogmalara karşı bir tür başkaldırı anlamı da taşıyordu benim için. Tiyatroda, romanda ve bazen de sinemada gördüğümde hoşuma giden, dengesi iyi tutturulduğunda tarifi zor bir haz aldığımı kabul etmek zorunda kaldığım bir şeyi, kendi yöntemlerimle deneyimlemek ve sınırlarını kurcalamak konusunda duyduğum karşı konulmaz bir meraktı da benim için bu. Sonucunu kestiremediğim endişe verici bir merak. “Daha da arttırsam ne olur?” gibi bir şey. Tabii filmin hemen her sahnesinde yer alan Sinan, çok kitap okuyan ve yazan bir karakter olduğu için, bulunduğu ortama göre kullandığı dili ve kelimeleri esnetebilecek ve manipüle edebilecek daha geniş bir dağarcığa sahip, çevresindekilere göre. Bu yetisini de, lazım olduğunda, kendini üstün kılmak için hizmetine koşmakta hiçbir sakınca görmüyor.

Bitmek bilmez çatışma  

- Diyalogların doğal kullanımı, oyunculuklara çok özen gösterdiğiniz izlenimini uyandırıyor. Oyuncu yönetimi gitgide daha üzerinde çalıştığınız bir alan oluyor demek, doğru bir tespit midir?

Olabilir. Özellikle diyaloglar uzadıkça ve ağırlaştıkça, bunları çalıştırma, inandırıcı kılma, oyuncunun ağzında sakil durmaması için harcanan çaba da artmak zorunda kalıyor, ister istemez. Bunları hayata ait kılmak için durumlar, yardımcı mizansenler, bir sürü yöntem bulmak gerekiyor sürekli. Hatta kurguda da devam ediyor bu arayış. Diyalog daha inandırıcı olabilsin diye kesmeyi düşünmediğin yerde kesmek, ya da karşı açıya geçmek zorunda kalmak mesela. Ya da daha iyi tonlanmış bir kelimeyi ya da cümleyi başka bir görüntünün üzerine oturtmaya çalışmak... Bu da ister istemez filmin stilistik kararlarını etkilemeye başlayabiliyor. Kurgu sırasında her zaman inandırıcılıkla filmin biçimi arasında bitmek bilmez bir çatışma vardır. Daha inandırıcı olsun da, biçimsel tutarlılıktan mı ödün verelim, yoksa stil yara almasın da gerçeklik duygusundan mı verelim bu ödünü. Ben belli obsesyonlarım gereği daha çok inandırıcılıktan yana kullanır oldum seçimlerimi giderek. Film seyrederken biçimsel hatalarını, öbüründen daha kolay affedebildiğimi fark ettiğimden dolayı belki... Karakterlerin psikolojik tutarlılığı veya doğruluğu daha önemli galiba benim için.

- Murat Cemcir ve Doğu Demirkol gibi komedi kariyeri ağırlıklı oyuncularla çalışmanızın nedeni nedir?

Hiçbir özel sebebi yok. Tesadüf. Beni ikna eden amatör, hiç tanınmayan biri olsa, bin kat tercih ederim. Özellikle bunun gibi geveze bir filmde, her şeyden önce öyle ya da böyle rolün ve diyalogların altından kalkabilecek biriyle çalışmak en önemli şeydi. Yoksa set tam bir cehenneme dönüşebiliyor. Çaresizlik içinde çırpınıp duruyorsun. Doğu’yu ilk kez Doğu Yücel’in Facebook’ta paylaştığı bir video ile fark ettim. Bir TV programında yaptığı kısa bir stand-up gösterisiydi. İlgimi çekince biraz daha araştırdıktan sonra, başka birçoğu gibi teste çağırdım. Sonra bir kez daha, sonra bir daha. Tipi, hayalimde canlandırdığımdan epey farklıydı ama bugüne kadar yazdığımız en uzun ve en ağır rollerden biri olduğu su götürmez olan geniş spektrumlu Sinan karakterinin altından kalkabileceğine beni en fazla ikna eden de, yine de Doğu oldu. Bu kadar uzun konuşmaları olan karmaşık bir karakteri bu kadar sorunsuz bir şekilde halledebildiğim bir çekim süreci pek de hatırlamıyorum, doğrusu. Doğu, son derece geniş spektrumlu, sokaktaki hayatı iyi bilen, entelektüel donanımı ve bilgisi fazla geniş olmasa da -ki belki de bu bir oyuncu için fazla gerekli değildir- tanıdığım en zeki ve sezgili insanlardan biri. Murat’ın da oynadığı dizilerden, beğendiğim birkaç uzun monolog sahnesine rastlamıştım YouTube’da.  O andan sonra, o da bir daha aklımdan çıkmadı nedense.

Yımaz Güney’e bir selam

- Bir sahnede Yılmaz Güney’in “Umutsuzlar”ı arka planda uzunca bir süre televizyonda gözüküyor. Bu filmi seçmenizin özel bir nedeni var mıdır?

Melodrama kaçan duygusal yoğunluğu yüksek bir sahneye ihtiyacım vardı. Çok sevdiğim bir sahne olarak bu sahne aklıma geldi. Deneyince de iyi çalıştığını düşündüm. Yılmaz Güney’e bir selam göndermiş olmak da hoşumuza gitti ayrıca.

“Özdeşleşme  yollarını tıkamak istedik biraz”

Sinan gibi başta izleyicinin bağ kurması zor, film ilerledikçe anlamaya başladığımız bir karakteri ana karakter olarak seçme kararını nasıl verdiniz?

Sinan’ı sadece anlaşılması zor değil, sevilmesi de zor bir karakter olarak kurmaya çalışmak bizim için önemliydi. Özdeşleşme yollarını tıkamak istedik biraz. Bu yolla seyirciyi belki daha uyanık tutmak ve gerekirse daha acımasız kılmak suretiyle başka iletişim kanallarının da açılabilmesini umduk.

“Ahlat ağacı yalnız, garip bir ağaçtır”

- “Bir Zamanlar Anadolu’da”da gördüğümüz merkez çevre ilişkisinin bir benzerini taşra şehir üzerinden “Ahlat Ağacı”nda da görüyoruz. Bu sizin için Türkiye’yi anlatmak için değerli bir referans noktası mı?

Sadece Türkiye’yi değil daha birçok şeyi anlamak için çarpıştırılabilecek bir karşıtlık bu belki. İnsanı anlamak için kafamda en amansız sorular gene de oralara gidip bu karşıtlık zihnimi harekete geçirdiğinde uyanıyor sanki.

- İzleyenler “Ahlat Ağacı” isminin dede-baba-oğula niçin uyduğunu filmden öğrenecek. Ancak bu ismin karakterleri çözmek için önemini de göz önüne aldığımızda ismin nasıl öne çıktığından bahsedebilir misiniz?

Evet, ahlat ağacı yalnız, garip, sahipsiz bir ağaçtır. Öksüz bir çocuk gibi öyle kendiliğinden biter bir yerlerde. Çorak yamaçlarda, taşlı tepelerde bile dünyaya gelse, tutunur hayata kene gibi, bırakmaz, kimsesiz bir sokak çocuğu gibi ekmeğini taştan çıkarmasını bilir... Ahlat gerçekten de yamuk yumuk, şekilsiz, her an kavgaya tutuşuverecek gibi sinirli bir hali olan kara kuru bir ağaçtır, evet. Filmin adına da ilham veren, ortak senaristimiz Akın Aksu’nun “Ahlat’ın Yalnızlığı” adlı bir öyküsündeki bu minvalde betimlemelerden, sonradan kurguda çıkardığım, prolog sahnesinde de faydalanmıştık. Bu sahnede babayı, gençliğinde bir köy okulu bahçesinde orman haftası nedeniyle öğrencileriyle birlikte fidan dikerken görüyor; müfredatın dışına çıkarak yamaçta gördüğü bir ahlat ağacı hakkında konuştuğuna tanık oluyorduk.

“Kimseye ders vermek gibi bir niyetim yok”

Sinan’ın taşralı yazar karakteriyle yaptığı konuşmada sanatçının kendisini ortaya koymasındaki çelişkiler üzerine uzun bir tartışmaya şahit oluyoruz. Bir sanatçı olarak siz bu tartışmanın neresinde yer alıyorsunuz?

Tabii bu tartışmalar aracılığıyla kimseye bir şey öğretmek, ders vermek gibi bir niyetim yok. Ya da bir sırrı ortaya çıkarmak, ya da hiç söylenememişi söylemeye yeltenmek. Bir bildiri, bir demeç verilmiyor burada kuşkusuz. Bunları bizden çok daha iyi yapacak kaynak dolu ortalık zaten, kitaplar, araştırmalar. Benim için konuşmanın havası önemli daha çok. Karakterlerin o sözleri ne şekilde söyledikleri. Neye karşılık söyledikleri. Karakterlerin ruhsal niteliklerini entelektüel olarak kavramaktan çok, sezgisel olarak hissetmemizi sağlayacak bir ortam oluşacak şekilde bir dramatizasyon kurmaya çalışmak önemli.

 

 


©Copyright 2018 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.