Nerede kesişeceklerine dair en ufak bir ipucu vermeksizin paralel ilerleyen iki ayrı hikaye... 

yudum.sasmaz@milliyet.com.tr
 
Bir tarafta 60’ların Paris’inde down sendromlu bir oğul ve annesinin (Vanadis Paradise) ilişkisi üzerine örülen bir hikaye. 
 
Diğer tarafta, günümüz Montreal’inde çocukluk aşkı, karısı Carole (Helene Florent) ve iki çocuğuna rağmen  bir başka kadının ‘soul mate’i olduğunu öne sürerek yeni bir aşka yelken açan ünlü bir DJ (Antoine (Kevin Parent).  İlk bakışta bir orta yaş krizi klişesi gibi...
 
Yolların kesiştiği yer ise Carole’un gördüğü rüyalar.  Önce bir canavara benzettiği küçük oğlanın ziyaretlerine maruz kalan kadın, bunun aslında down sendromlu bir çocuk olduğunu fark ediyor ve rüya teorileri ile ilgilenmeye başlıyor, yetinmiyor profesyonel bir medyum ile görüşmeye gidiyor. 
 
Zaten filmin ani bir ivme kazanması da burada gerçekleşiyor. Bir buçuk saat boyunca özenle atılan düğümler teker teker gevşiyor. 
 
Ruhani sahneler basit bir mantığa oturtuluyor ve işin içinden ruh eşleri, sonsuz aşk, twin flame, reenkarnasyon gibi teoriler çıkıyor. Bunlar elbette mantıklı argümanlar yerine varsayımlara dayanıyor ve böylece ‘mistik ima’larla yetinmeyenler için yetersiz ve itici kalıyor.
 
Ancak bu hayalsi, Malick stili kompozisyonun ve muhteşem oyunculukların hakkı mutlaka verilmeli.
 
C.R.A.Z.Y ile tanıştığımız Fransa-Kanada melezi yazar-yönetmen Jean-Marc Vallee’nin her iki filmde de en büyük kozu şüphesiz olaylar dizisi arasında portallar açan ve seyirciyi kolaylıkla eşiğe dayandıran melodiler.
 
Şarkılar en az kokular kadar tacizkar.
 
Ol sebep, bir filmi müziği ile hatırlamak yerine, gündelik hayata nüfus eden melodilerle işlenen bir filmi unutamamak farklı. Tam da kaybolmak üzere yürünen sokaklarda karşılaşılan tanıdık bir gülüş gibi. Heyecan kovalıyor şaşkınlığı.
 
Cafe de Flore, bir aşk hikayesi değil.  
Toplum, aile, zaman, semboller, mistisizm, modernite de değil mevzu, ihmal edilmedikleri halde.
Ruh ikizi, kader, romantizm, ikiz ateşlerle ilgili değil.
Öne sürülen bu bahaneler suçluluk hisseden bir adamın vicdanini rahatlatmak için başvurduğu nosyonlar. 
 
Ve bir kadının hayatına devam etmesi için...
Yaşayabilmek için, gitmesine göz yumabilmek için kendisine bir sebep arayan.
Ve bunu yine gücünü yadsıyamadığı aşk’ın kılıfına uyduran…
Ya kaldıramayacak hayatını adadığı adamı kaybetmeyi, ya da terbiye edecek acısını, 
başka bir yerden tutunacak hayata. 
Beklemekten vazgeçecek, yetişmek için.
Cafe de Flore, kurgulanmış ipuçları sallıyor seyircinin gözüne.
Cafe de Flore, ilişkiler, roller ve baskılar üzerine ilginç tefekkürler tetikliyor.