Sinema
13.07.2017 - 10:57 | Son Güncelleme: 13.07.2017-11:18

Sinemanın en sadist kadınları

Beyazperde birbirinden ilginç şiddet eğilimli kadınlar gördü ki hepsini toplamaya takatımız yetmez. En akılda kalanları listeleyelim istedik.

Sitene Ekle

 

 

Gone Girl (Kayıp Kız)

Listemizin ilk sırasında film bitince demir yutmuş gibi olduğumuz en dişi hatun Amy geliyor. David Fincher'in başyapıtı Gone Girl bir kadın neler yapabileceğinin en sert anlatımlarından

Amerika'nın Missouri eyaletlerinden birinde sıcak bir yaz sabahı, Nick ve Amy evliliklerinin beşinci yıl dönümünü kutlamaya hazırlanmaktadırlar. Fakat o gün Amy aniden ortadan kaybolur. Geri dönmeyince, polisin gözünde kocası Nick tüm şüpheleri üzerine çeker. Nick'in ise kafası karışmıştır zira Amy'ye ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktur ama bir anda kendisini Amy'nin ailesinin hazırladığı bir yardım operasyonu içerisind epiyon olarak bulur! 

Nick masum olduğu konusunda ısrar etse de üstündeki şüpheleri tamamen yok edemez. Amy'nin hayatta olup olmadığı ise büyük bir muammadır...
Yapımcılarından birinin güzel oyuncu Reese Witherspoon olduğu filmin yönetmen koltuğunda David Fincher oturuyor. Başrollerde ise Ben Affleck ve Rosamund Pike bulunuyor.

Nick Dunne (Ben Affleck), 5. evlilik yıldönümlerine kısa bir zaman kala eşi Amy'nin (Rosamund Pike) kaybolduğunu duyurur. Basın olaya büyük ilgi gösterir, polis seferber olur ancak kayıp kadın bulunamaz. Bu durum Nick'in üzerindeki baskıyı artırır, yalanları ve tutarsızlıkları göze batmaya başlar. Herkesin aklına tek bir ihtimal gelmektedir: Amy'i eşi Nick öldürmüş olabilir midir?
 

Bitter Moon (Acı Ay)

Yine bir Roman Polanski fantezisi erkekler ezik büzük, kadınlar ise yine cevval. 

Lüks bir yolcu gemisiyle İstanbul’a seyahat eden İngiliz çift Nigel ve Fiona, yolculuk sırasında Oscar adında tekerlekli sandalyeye mahkum bir adamla tanışırlar. Oscar, başından geçen saplantılı, çarpık bir aşk ilişkisini ve tüm sırlarını Nigel’a anlatır. Genç ve güzel bir Fransız kadınıyla yaşadığı bu ilişkinin ayrıntıları Nigel’ı çok etkiler. Üstelik sözü edilen kadın da aynı gemidedir.

Trajik bir sona doğru ilerleyen filmin başrollerinde İngiliz sinemasının en popüler isimlerinden Hugh Grant ve Emmanuelle Seigner’nin yanı sıra Peter Coyote ve İngiliz Hasta filminden Kristin Scott-Thomas var. Filmde Emmanuelle Seigner'in Hugh Grant'in gözleri önünde bir başkasıyla yaşadığı ilişki filme damga vuran sahnelerden. Rosemary’nin Bebeği, Chinatown ve Tess gibi önemli filmlerin sıradışı yönetmeni Roman Polanski’den tutkulu, saplantılı hatta giderek hastalıklı bir aşk öyküsü.

The Misery (Ölüm Kitabı)

Stephan King'in romanından uyarlama filmde dakikalar geçtikçe şiddetin dozu artıyor ve sinemanın gelmiş geçmiş en sadist kadınlarından biriyle tanışıyorsunuz. 

Yazar Paul Sheldon arabasının takla atarak yoldan çıkmasına neden olan kar fırtınasını hatırlamaktadır.Tek hatırladığı Annie Wilkes'in evinde gözlerini açması ve bu kadının kendisinin aşırı bir fanatik olduğu ve hayatının sonuna kadar onu kişisel tutsağı olarak alı koymasının farkına varmasıdır.

Dehşetli bir hikayenin muhteşem bir sahicilikle sinemaya aktarıldığı olağanüstü bir gerilim "Ölüm Kitabı"... Tabi bu hikayede, canlandırdığı Annie Wilkes karakteriyle harikalar yaratan -belki de kabuslar yaşatan dememiz daha doğru olacaktır- başarılı aktrist Kathy Bates'in parmağı büyük. Dikkatli sinema izleyicisi, oyuncunun bu filmindeki sıradışı performansı sonucunda Oscar'ı kazandığını da anımsayacaktır. Filmin konusuna gelince, Paul Sheldon kolay okunan popüler romanlar yazarıdır. Artık kariyerinde bir dönüm noktasında olduğunu düşünür, seri maceralarını yazdığı karakteri Misery Chastain’in öldürüp diziyi bitirir. Paul taşrada geçirdiği bir araba kazasından yaralı kurtulur. Onu bulup evinde bakmaya başlayan Annie Wilkes, şans eseri Paul’un sadık okurlarından biridir ve kahramanı Misery Chastain’in de sıkı bir hayranıdır. Son kitabı okuyup Misery’nin ölümüyle şoke olan kadın öfkeye kapılır ve Paul’u ayağından feci şekilde yaralayarak onu yatağa hapseder. Hem bölge şerifi hem de menajeri umutsuzca Paul’ü ararken o, gardiyanı Annie’ye özel bir Misery macerası daha yazmak zorundadır.
 

Ilsa, She Wolf of SS

Nazi subayı olan bir kadının mahkumlar üzerinde tıbbi ve fantastik deneyler yaptığı ruh hastası film. Toplama kamplarında, mahkumlar üzerinde tıbbi deneyler yapan şeytani  Nazi subayı Ilsa'nın maceraları sinemada kolay kolay karşılaşmayacak cinsten

Venus in Fur (Kürklü Venüs)

Mazoşizme ismini veren Leopold von Masoch'un aynı isimli romanından sinemaya aktarılan filmin yönetmen koltuğunda yine benzer filmlerinden tanıdığımız Roman Polanski oturuyor. 

Güzel ve seksi bir oyuncu, bir yönetmeni yeni projesinde kendisini oynatması için ikna etmeye çalışır. Fakat bunun için kullandığı yöntemler sıra dışıdır. Amaca giden her yol mübahtır. 

Filmin başrollerinde ise Emmanuelle Seigner ve Mathieu Amalric yer alıyor. 

Sin City

Eva Green'i Eva Green yapan sınırları zorlayan filmlerden. 

Şehrin en patlamaya hazır sakinleri, daha küçük düşürülmüş kimi sakinleri ile karşılaşıyor. Serinin 2. filmi, genel itibariyle Dwight karakterinin hayatı üzerine yoğunlaşıyor. Dwight (Josh Brolin) hayatta sevdiği tek kadın olan tehlikeli Ava (Eva Green) tarafından tuzağa düşürülmüştür. Ancak intikamını alabilmek için Lord'un zengin kocası (Marton Csokas) ile amansız bir mücadeleye girmek zorundadır, bu sırada hiçbiri Ava'nın gerçek niyetlerinden haberdar değildir.

Öte yandan şehre yeni gelmiş bir kumarbaz olan Johnny (Joseph Gordon-Levitt) şehrin en güçlü insanı olan senatörle ters düşünce imkansız bir görevi başarmaya, yani senatörü alt etmeye yemin etmiştir.
Film, 4 kısa öyküden esinlenen 4 bölümden oluşuyor. Bu öykülerden 2 tanesi orijinal hikayede yer alırken, diğer ikisi de film için yazıldı.

My Misstres (Sahibem)

BDSM ve Femdom filmlere örnek verilebilecek sadomazoşist eğilimleri olan bir genç ile daha deneyimli Fransız arasındaki tutkulu aşk hikayesi

 

Drive Angry (İntikam Yolu)

Kadının gücünü sorgulayan sert yapımlardan biri. 
Tek kızını küçükken terk etmiş olan John Milton, firari bir suçludur. Torunu şimdi bebek yaşta olan Milton, bir sonraki dolunayda torununu kurban etmek isteyen tarikatın elinden bebeği kurtarmak için her şeyi göze almıştır.

Onları bulmak için yalnızca üç günü kalan Milton, şeytana tapan tarikatın izini bulabilmek için Piper’dan yardım ister. Milton ve Piper katilleri, polis memurlarını ve Muhasebeci olarak bilinen gizemli ve ölümcül lideri atlatırlar ve Colorado’dan Louisiana'ya arkalarında kanlı bir iz bırakırlar.

The Cell (Hücre)

Jennifer Lopez, bu muhteşem gerilimde akıl almaz bir yolculuğa çıkıyor. Seri katil Vincent D’Onofrio, son kurbanını öldüremeden komaya girince, bir çocuk terapistinin, onun zihnine girerek, deney aşamasında olan sıradışı bir tedavi yöntemi kullanması gerekir.

Katilin zihninde başlayan acımasız av, şimdi onun hayatını da tehdit etmektedir. FBI ajanı Vince Vaughn, terapistin hayatını kurtarabilecek tek kişidir ve bu inanılmaz yolculuğa katılma sırası ondadır!

Catwoman

Patience Philips çok duygusal ve kırılgan bir grafik sanatçısıdır. Çalıştığı Hedare Beauty isimli firma, yaşlanmaya karşı yenilikçi bir ürünü lanse etmeye hazırlanan, dünyaca ünlü bir kozmetik devidir. Utangaç genç kadın, şirkette dönen kirli oyunlardan ve karanlık bir sırdan istemeden haberdar olduğunda bütün hayatı değişecektir.

Başına gelen bir takım olaylar sonucu birden fazla anlamda ölümden dönecek ve yeni bir hayata başlayacaktır. Kedi gibi dokuz canlı, atletik, çevik ve güçlüdür. Ayrıca tutkulu ve tehlikeli yanlarıyla da Kedikadın ismini alacak olan bu yeni kişiliği, eski Patience'ın tam zıttıdır.Kedikadın hayatını mahfeden kötücül şirketle olduğu kadar diğer kötülerle de savaşacak ve bunu yaparken aşkın dolambaçlı yollarında da şansını deneyecektir

In the Realm of the Senses (Duygu İmparatorluğu)

1936 yılında Tokyo'da geçen hikayede Sada Abe, eskiden genelevde çalışan bir genç kadındır. Şimdilerde bir otelde temizlikçi olarak çalışmaktadır ve otel sahibi Kichizo Ishida ile arasında sınırları zorlayan ateşli bir ilişki başlar.

Aralarındaki tutku zamanla cinsel saplantıya dönüşür, Kichizo karısını terk eder ve tüm zamanlarını birbirlerine ayırmaya başlarlar.

Bir noktadan sonra hayatın kendisinden bile vazgeçecekleri bir boyuta sürüklenirler.

The Bitter Tears of Petra von Kant (Petra von Kant'ın Acı Gözyaşları)

Tamamı iç mekanlarda geçen, her Fassbinder filmi gibi köle-efendi ilişkisini irdeleyen Alman filmi. İç mekan tasarımı enfes, cinsellik, tutku, saplantı üçgenini enfes şekilde anlatan film.

Petra von Kant kocasından yeni boşanmış duygu karmaşaları yaşayan, zengin, güçlü, bağımsız ve entelektüel bir moda tasarımcısıdır. Çevresine, özellikle de ona aşık olan hizmetçisi, sekreteri Marlene’e hükmetmeyi, baskı altında tutmayı seven Petra, Marlene’nin aşkına karşılık vermediği gibi, herkesin içinde onu küçük düşürüp ezmekten, Marlene’nin aşkını ona karşı kullandığı bir silaha dönüştürmekten de asla çekinmemektedir. Merlene için ise pedra onun en büyük zaafıdır... Küçük dünyasında sadece Pedra vardır ve onu, yaptıklarına rağmen terk edemediği gibi bunu gerçekleştirmeye gücü de yoktur.
 

Bir gün Petra Karin adında model olmak isteyen genç güzel ve tutkulu bir kadınla tanışır... ve filmimiz bu noktadan sonra Petra’nın Karin'e olan derin aşkını anlatan bir çığlığa dönüşür… Biz seyirciler ise Karin’nin, Petra’nın ona karşı hissettiği aşkı nasıl kendi çıkarları için kullandığına, Petra’nın o güçlü karakterinin bir aşkla nasıl yerlebir olduğuna ve Petra’nın hırsları ve egoları yüzünden sonunda nasıl yapayalnız kaldığına film boyunca tanıklık ederiz…

 

 

 


Etiketler: Sinema, sadist kadınlar,
Hafta Sonu Nereye Gidelim?
    Haftanın Filmleri
    Paraleller arası kaç kilometredir?
    ©Copyright 2017 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.
    İlginizi ÇekebilirX