Almanya’da hemen hemen herkes dün Hırvatistan’ı destekliyordu. Maç sırasında, Polonya’da yaşayan bir arkadaşımla konuştuk, o da orada büyük çoğunluğun Hırvatistancı olduğunu söyledi. Bizim memleket zaten baştan ayağa damalıydı ve anladığım kadarıyla diğer ülkelerde de durum farklı değildi. Sözün kısası finalde Fransızların Fransızlardan başka dostu yoktu ama kazandılar; helal olsun!

Bir kitap var adı: Kaptan Sınıfı, yazarı da Sem Volkır (Sam Walker). Kitapta çeşitli spor branşlarındaki farklı kaptanlardan bahsedilirken, bir bölüm de Didie Döşamp’a ayrılmış. Hatırlarsınız 1998’de Fransa, tarihindeki ilk Dünya Kupası zaferine ulaşırken takımın kaptanı Döşamp’tı. Döşamp, milli takımdaki kaptanlık görevini o zaman şöyle açıklamış: “benim işimin az bir kısmı sahadaki performansım ile ilgili, çoğunluğu ise diğerlerine yardım etmeyle.” Tamamen takıma adanmışlığın göstergesi olan bu ifadenin yanı sıra bir de aynı kitapta 98 finalinin devre arasında Zidan ve Döşamp arasında yaşananlar anlatılıyor: “Fransa devre arasına son şampiyon Brezilya önünde 2-0 önde girmişti. Maçtaki iki golü atan Zidan sevinçten zar zor ayakta dururken Kaptan Döşamp onun yüzünü ellerinin arasına alıp “maç daha bitmedi, asla mücadeleden vazgeçme” dedi.” Bu konuşma basit gibi görünmekle birlikte aslında hem Zidan, hem de takımın geri kalanı için çok önemli bir mesaj ve Döşamp’ın takım üzerindeki etkisini gösteren önemli bir anı.

Kendisi genç olduğu kadar usta bir taktiysen olan Nagelsmann’ın “teknik direktörün takıma katkısı teknik olarak %30, koçluk olarak %70’tir” demesi ile yukarıdakileri alt alta koyunca benim çıkardığım sonuç şu: Döşamp teknik direktör olmasın da kim olsun?

Döşamp’ın yirmi sene önce kaptan olarak kazandığı tarihi başarıyı bu kez daha yetkili bir kaptan olarak tekrarlaması sanırım futbolda iyi iletişim ve idarenin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Fransız teknik adam belki turnuva öncesi Benzema’yı takımda düşünmemekle çok eleştirildi ama sonuçlar bu konuda onu haklı çıkardı. Muhtemelen kendisi de Benzema’nın Ciru’dan daha yetenekli olduğunu biliyor ama bireysel yetenek her şey değil.

Evet Embappe, evet Grizman, evet Pavard ve evet Lloris ama Fransa’nın Dünya’nın en büyük turnuvasını ikinci kez kazanmasını sağlayan en önemli etken, tüm bu tuğlaları bir arada tutan çimento başka bir deyişle Döşamp’tı. Umarım bu noktada “Fransa’yı ben de şampiyon ederdim” deme talihsizliğine kapılmazsınız zira tarih nice en iyi kadroların kupasız sezon veya turnuvaları ile dolu.

Vasat Dünya Kupası

Dünya Kupası’nın kötüsü de olsa Dünya Kupası’dır ama bu şampiyonadaki 64 maçtan pek azı vasatı aşabildi. Görece favorilerin ve turnuvaya damga vurması beklenen isimlerin kupaya erken vedalarından sonra bir nevi Beşiktaş’ın son Şampiyonlar Ligi grubuna dönen turnuvada genel anlamda öncelik savunmalara verilince seyir zevki azaldı. Fakat bugün dönüp bakıldığında turnuvanın şampiyonun da, ikincisinin de, üçüncüsünün de aldıkları dereceleri hak ettiklerini gördüğümüz için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Dünya Kupası’nda kalite yoktu ama adalet vardı.

Adalet demişken VAR’a değinmemek olmaz. Bu uygulama zaman zaman maçın temposunu düşürüp işi bir miktar basketbola benzetse de bu yolla hem çok bariz pozisyonlardaki hakem hataları engellendiği hem de oyunculara her daim bir BBG mesajı verildiği için ben VAR’ın var olması gerektiği düşüncesindeyim.