İnsan eski günleri yâd etmek, birkaç saatliğine de olsa zaman tünelinde yolculuk yapmak ister bazen..

Bazıları çocukluk, bazıları okul, bazıları askerlik, bazıları yaşarken kıymetini bilmediği, kaybettikten sonra değer biçemediği arkadaşlarını, bazıları özler köyünün deresinde yosun tutmuş taşları…
Trabzonspor 2. Lig’de şampiyon olup 1. Lig’e çıktığı ve de ligleri kası kavurduğu yıllar, deniz kenarında kah minicik elleriyle, kah sapı yarıya kırık, ağzı yamuk-yumuk eski kürekle oynardı bugünün büyükleri…
Bazı günler sahilde karabatak taşlayarak, bazı günler dalgalı denizde tahta parçasıyla viya yaparak, bazı günler arkadaşlarıyla şakayla karışık kavga ederek geçirirdi…
Açlığını birkaç ekşi erikle veya üç-beş ham incirle giderirdi…

Susuzluğunu ağzını taktığı bir çeşmenin musluğundan kana kana su içerek giderirdi…

Cebini daha fazla gazoz kapağıyla doldurmak için sokak aralarında saatlerce misket oynadığı günleri unutması mümkün değil insanın…

Mahalle aralarında futbol oynamak; mümkün değil o mutluluğun tanımını yapmak…

Yaşı yetmediğinden giremediği kahvehanelerin bahçesinde hasır sandalyelerde oturup bol şekerli ve bol limonlu ıhlamur içmek en büyük ödüldü zamanın çocuklarına… Hele ücretini büyüklerden  biri ödüyor ise; değmeyin o çocukların keyfine..!
Fındık toplama sezonları sayfanlarda şarkı/türkü söylemek delikanlılar için en kral gazino sayılırdı.

Çocukların en büyük hayali Trabzonspor’da futbola başlamaktı, genç kızların dikiş makinesi hayali olduğu gibi… 


Henüz okullu olduğu, alfabeyi yeni öğrendiği günler düşer insanın aklına…
Önce siyah önlüğünü giyer, sonra beyaz yakalığı geçirir boğazına.

Naylon torbaya koyduğu bir silgiyi, renkli kalemleri, birkaç defter ve kitapla dünyanın en güzel bayrağının dalgalandığı okulun yolunu tutar…


Kara tahtaya beyaz tebeşirle “ En büyük Türk Atatürk ” yazar…
“Aferin” sözünü aldığı öğretmeninden “ oturabilirsin ” komutunu alınca, yerine geçmek için sevinçle ve gururla arkadaşlarının oturduğu masaların arasından ilerlerken, beyaz badanayla boyalı duvarda “ yılda 12 ay, 4 mevsim var ” yazılı resimler ilişir gözlerine. 
Pencere arasından ve kapı altından anafor eden rüzgâr, yün ipine dizili “ Koş Ali koş” “ Ayşe ip atla” yazılı fişleri yaprak gibi sallar…

Henüz mesleğinin baharındaki öğretmen de masaların arasında, elleri arkasında iki ileri, bir geri volta atar…
 

Ve kendine gelir, anı düşünmeye başlar insan…

Zamanı geri getirecek, anı durduracak ilaç bulunmadığı için bir şey gelmez elinden…

Zira öyle bir geçiyor ki zaman!