Sene başında Trabzonspor maçı için İstanbul’dayız. Karşılaşmadan birkaç saat önce Saracoğlu Stadı’na geliyoruz.
Asbaşkan Şekip Mosturoğlu ile odasında sohbet ederken kapının önünden Aziz Yıldırım geçiyor;
“Ooo. Şekip, buraya gazeteci giremez demedik mi?”
Yanıtlamak bana düşüyor; “Gazeteci değil, misafir olarak buradayım başkan.”
Gülümsüyor; “İçeride Samsun pidesi var, tadına bakalım.”
Oda kalabalık, pideler yeniyor, ayranlar içiliyor.
Bir süre sonra başkan “Hadi bizi biraz yalnız bırakın” diyor.
Çıkmaya hazırlanırken sesleniyor; “Cemal sen gitme.”
Üç kişi kalıyoruz.
Başkan Mayıs ayındaki kongrede aday olup olmama konusunda kararsız.
Hemen söze giriyor;
“Burada konuştuklarımız burada kalacak.”
“Şüphen olmasın.”
Belli ki, yaşadığı olaylar neredeyse en yakınındakilerden kuşku duyar hale getirmiş Yıldırım’ı.
Bazen sinirleniyor, sonra sakinleşip ses tonunu ayarlamaya çalışıyor.
Kafası karışık.
Biraz sonra “Gel stadı gezelim” diyor.
Yönetim odasından, FBTV’ye, müzeden, localara her tuğlasında emeği bulunan stadı dolaşırken, hangi zorluklarla karşılaştığını anlatmaya devam ediyor.
Sıra Yıldırım’ın locasına geliyor.
Aziz Yıldırım ve akreplerTribünlere bakıp derin bir iç geçiriyor.
“Başkan, bunca emeği bırakıp gitmeyi düşünmüyorsun değil mi?”
“Sıkıntılı bir durum. Karar vermek için erken.”
Birlikte basın tribününe geliyoruz.
“Hadi kolay gelsin.”
“Size de başarılar.”
Yıldırım’ı Fenerbahçe’ye başkan seçildiği günden beri az çok tanıyorum.
Başta yıldızımız barışmamıştı. Federasyon seçimleri öncesi defalarca tartışmış, fikir ayrılığı yaşamıştık.
Son birkaç yıldır güvene dayanan bir diyalog kurduk.
Buna rağmen asla uzlaşamayacağımız tek konu var; medyaya ve meslektaşlarımıza tavrı.
Bir yıl sonra bunları neden yazıyorum?
Yıldırım, Eskişehirspor maçından sonra Kulüpler Birliği Başkanlığı’nı bıraktığını açıkladı.
Gerekçesi, Fenerbahçe’nin haklarını yeterince koruyamadığı.
Üç gün sonra kararını değiştirdi.
Gerekçesi, Ocak’taki yayın ihalesi.
Benim gibi pek çok insana inandırıcı gelmeyebilir.
Üç kez bırakıp, geri dönmesi eleştirilebilir.
Mantığı ile hareket ederken duygusallığa kapılıp tehlikeli hamleler yapması, kafaları karıştırabilir.
Fakat şundan eminim; Yıldırım o kulüpler birliği toplantısına katılan pek çok “başkandan” daha cesurdur.
Onun pozisyonunu kullanmaya kalkıp, doğacak kaostan nemalanmaya çalışanlardan daha samimidir.
Antipatik görünümü ve kimi zaman faşist liderleri çağrıştıran tavırlarına karşın, çoğundan daha dürüsttür.
Ancak kulübünün çıkarlarını korurken federasyon ve hakemlere karşı takındığı aşırı kuşkucu tavrı göstermesi gereken asıl platform ise, bugüne kadar kavga ve sorun üretmekten başka işlevi olmayan Kulüpler Birliği’dir.


MHK’yi istemezük
Ne deniyor Kulüpler Birliği açıklamasında;
“Merkez Hakem Kurulu’ndan memnun değiliz ve güvenmiyoruz.”
Yani?
Bu MHK gitsin, yenisi gelsin.
Peki bu birlik, yaklaşık bir yıl önce ilk yarı değerlendirmesini yaptığı toplantıdan sonra ne demiş;
Başkanvekili Göksel Gümüşdağ açıklıyor;
“Tüm kulüplerin MHK ve hakemlere destek vermesi kararlaştırıldı. Kulüp temsilcileri, sezonun mevcut 34 hakemle tamamlanacağını ve hepsine güvenlerinin tam olduğunu ifade etti.”
MHK orada duruyor.
Oğuz Sarvan ve hakemler de öyle.
Camiayı yine beceriksiz eller yönetiyor.
Hakemler aynı hataları yapıyor.
Kimi takıma bir fazla, diğerine bir eksik.
Geçen sene MHK ve hakemlerimiz üstün performanslarıyla futbolumuzun yükselen değeri miydi ki, Kulüpler Birliği onlara arka çıkıyordu?
Yooo.
Aynı tas aynı hamam.
Öyle ise, Aziz Yıldırım’ın istifasının kabul edilmediği toplantıda MHK’yi “istemezük” deklarasyonu ile gündemin değiştirilmesi neyin nesi?
Kulüplerin acizliğinin, başarısızlıklarını kamufle etme gayretinin, yeni arayışlara yönelmenin ve oyunu saha dışında kazanma kolaycılığının ucuz göstergesi.
Şimdi kendinizi Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener’in yerine koyun ve düşünün;
Kulüpler istedi diye MHK’yi gönderir misiniz, yoksa arkasında mı durursunuz?
Sarvan’ı gözden çıkaracağı varsa bile, hiçbir federasyon başkanı bu açıklamadan sonra istenen operasyonu yapamaz.
Haa. Yaparsa ne olur?
O koltukta oturmalarının diyet-illiyet ilişkisinine bağlı olduğu ortaya çıkar ki, sıra en yakın zamanda kendilerine geliyor demektir.
Öyleyse?
Özgener’in kaybedeceği bir şey yok.
Zamanlaması manidar bu çıkıştan kimse yarar sağlayamayacak.
Gücü yeten ayakta kalacak.
Ayakta kalan Özgener ise, savaş devam edecek.
Yok Kulüpler Birliği ise...
O zaman “kafalarına göre” bir başkan adayı aramaya başlayacaklar.
Sonra da Ankara’nın yolunu tutup, icazet almak için randevu bekleyecekler.
Yaşasın özerk futbol!


Hiddink’in cüzdanı rahatsız!
Futbol Federasyonu’nun milli takım teknik direktörlüğü için listesine aldığı adaylardan Hiddink geçtiğimiz ay Minsk’te yapılan Avrupa Antrenörler Birliği kongresinde Türk delegasyonu ile sohbet eder.
Konu dönüp dolaşıp A Milli Takım’a gelir.
Hollandalı teknik adam, yapılan teklifi onaylar.
“Türkiye’ye gelecek misin?” sorusuna verdiği yanıt ise ilginçtir;
“Çok yorgunum. Şu an sağlığım pek iyi değil. Şekerim var. Üstelik Rusya Federasyonu’yla olan sözleşmem Haziran ayına kadar devam ediyor. Geleceğimi de düşünmek zorundayım ama, kararsızım.”
Anlaşılan Hiddink’in rahatsızlığı sağlığı değil, cüzdanı ile ilgili.
Yıllık 5 milyon euroluk sözleşmenin yanı sıra 3 milyon euroyu bulan reklam ve sponsor anlaşmaları, Türkiye’den giden teklifle pek örtüşmüyor.
Zaten Futbol Federasyonu’nun da Fatih Terim’in maaşının TBMM’de tartışıldığı bir ortamda Hiddink’e Rusya’da bulduğu konforu sağlaması mümkün değil.
Öte yandan federasyonun uzun vadeli planları içinde yarın-öbür gün emekliliğini düşünen bir teknik adamla çalışmak olduğunu sanmıyorum.
Bu projenin Hiddink’le hayata geçeceğine ise ihtimal veremiyorum.
Yani?
Doğru tercih Hollanda modeli olabilir ama, teknik adamı Hiddink olamaz!