Son olarak Futbol Federasyonu eski başkanı rahmetli Hasan Doğan döneminde tanıklık etmiştik.
Bazı hakemler hakkında dedikodular ayyuka çıkmış, peşi sıra gelen kötü yönetimler çeşitli senaryoların yazılmasına neden olmuştu. Ve kurunun yanında yaş da yanmıştı.
Uzun yıllar FİFA kokartı takmış Bülent Yıldırım ve bana göre Süper Lig’in vasat hakemlerinden biri olan Serkan Çınar’ın yeni sezon üst klasman listesine alınmayışı da aynı mantığın sonucu.
Aslına bakarsanız Sabri Çelik başkanlığındaki MHK görevde kalsaydı, benzer uygulamayı yapacaktı, belki de daha geniş kapsamlı.
İhale yeni başkan Zekeriya Alp’e kaldı.
Kaldı da...
Yıldırım ile Çınar’ın hakemlik yaşamlarının bittiğine işaret eden bu tercih, bazı soruları da beraberinde getirdi.
Örneğin; Yıldırım’ın Galatasaray- Beşiktaş, Çınar’ın Ç.Rizespor- Galatasaray maçlarında hatanın ötesinde “art niyetli” olduklarına mı karar verildi?
Bu kadar radikal bir adım atıldığına göre, başka bir izahı olabilir mi?
Ve bu, Futbol Federasyonu başkanından onay alınmadan açıklanabilir mi?..
Tehlikeli kapı
Gelelim sonuçlarına ve başlayan yeni tartışmalara.
Yakın geçmişte haksızlığa uğradığını iddia eden ve adını saymak istemediğim en az 5-6 hakemi daha eleştirip, “niçin onlara da yaptırım uygulamadınız?” sorusunu yönelten diğer kulüp taraftarına nasıl bir yanıt verilecek?
Yıldırım ile Çınar’ı “günah keçisi” yapmak, hakemliğin ve yıllardır gündeme getirilen komplo teorilerinin önüne geçecek mi?
Ligin sonlarında yapılan hakem hataları da şampiyonluğu etkileyebilir, 17. haftasında yapılanlar da. Niyet-diyet farkı gözetilemez.
Bunu bütün olarak değerlendirek, herkese eşit mesafede durmak zorundasınız.
“Sizin sonunuz da böyle olabilir” diye gözdağı vermek, doğru bir anlayış ve yönetim tarzı olamaz.
Çünkü hakem camiasındaki ayrışmaya, adaletsizliğe, yeri geldiğinde ilkesizliğe göz yumanlar, onları yönetenlerdir. Eğer suçlu aranıyorsa, son 25 yılda görev yapan her MHK’nin payına düşen bir günah vardır.
Şu çok net; hakemler kötüyse, yöneticileri de kötüdür. Hakemin kafasında tilki varsa, sorumlusu, görmezden gelen veya önlem alamayan kurullardır.
Yıldırım ve Çınar’ın vedası hoş olmadı. Tehlikeli bir kapı açıldı. Kulüp yöneticileri pek sever “kelle avcılığını.” Kendi zaaflarını örtmek için hakemleri kurban etmek, en kolay ve etkili yoldur onlar için.
Daha ilk günden böyle bir operasyonun altına imza atmak zorunda kalan Zekeriya Alp’in ve tüm hakemlerin işi artık çok zor.
Önlerinde trajik iki örnek var. Aklın yolu ise tek!

"Bizim Yusuf" olarak kal!

Yusuf Yazıcı Trabzonspor için çok önemli bir oyuncu.
Bir ay öncesine kadar taraftar için de öyle idi. Lille transferi gündeme geldikten sonra, sevenleri ikiye bölünmüş durumda.
Milli maçlar ve kamplarda belli ki birileri Yusuf’un kafasını çeldi. O da ısrarla gitmek istediğini söylüyor.
Başkan Ahmet Ağaoğlu ise şimdilik nuh diyor, peygamber demiyor ve 20 milyon euroluk bonservis bedelinde ısrar ediyor.
Yılan hikayesine dönen ve bir an önce çözülmesi gereken bu transferde ikna edilmesi gereken taraf Lille kulübüdür. Yusuf gibi bir yeteneği yatırıma dönüştürmek için fedakârlık yapması gereken Fransız temsilcisinden bir adım daha bekliyorum ben.
Ve Yusuf. Madem kafasına Avrupa hedefi koymuş, geride bıraktıklarını kırmadan, incitmeden, küstürmeden, “bizim Yusuf” olarak anılarak gitmeli.
Dolayısıyla menajerleri mi, Lille kulübü mü olur bilemem, 5 milyon euroluk farkı kapattırmak biraz da onlara düşer!
Onu Yusuf yapan Trabzonspor kulübü, büyüten Trabzonspor taraftarıdır. En azından şu dönemde paradan daha önemli değerler olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
Yusuf ayrılırsa, elbette önemli bir kayıp olur. Ama unutmayın, Mehmet Ekici krizi şans olmuştu Yusuf için.
Milli oyuncunun gidişi, altyapıdan yetişen ve forma bekleyen başkaları için de fırsat yaratabilir.
Kalırsa mı?..
Ya tertemiz bir kafa ile kalır, ya da yeni bir Burak Yılmaz krizine dönüşür!

Kriz ve beIN Sports

Yayıncı kuruluş ile Süper Lig kulüpleri arasındaki anlaşmazlık, gerginlik boyutunu aşıp, restleşme düzeyine geldi.
Görünen o ki, tarafların durdukları noktadan geri adım atmaya niyetli yok.
Ligin başlamasına bir ay kaldı ve inatlaşma çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
Ülke ekonomisindeki belirsizlik ortamı, beIN Sports ile kulüplerin uzlaşmasını engelliyor.
Bugüne kadar hep kulüpler cephesinden bakıldı.
Peki, yayıncı kuruluşun hiç mi sorumluluğu yok gelinen noktada?
Olmaz mı?
Lig fikstürü onların isteğine göre dizayn edildi.
Maç saatleri onların talebine göre belirlendi. Statlarda oruç açıldı.
Daha önce ilan edilen maç günleri değiştirildi.
İnsanların programları alt-üst edildi.
Hadi bunlar kabul edilebilir oynamalar.
Yayıncı kuruluş, futbolun marka değerinin zedelenmesinde suçu olmadığını düşünüyorsa, yanılıyor.
Derbi maçları 24 kamera ile takip edilirken, diğerlerine üvey evlat muamelesi yapıldı.
Teknoloji harikası ofsayt çizgileri bazen yanlış çizildi.
Önemli maçlarda tartışmaya açık bazı pozisyonlar gözden kaçtı.
Kimi teknik direktörlerin kulübedeki agresif devranışları karartıldı.
Eşit mesafe!
Yayıncı elbette para kazanmalı, yaptığı yatırımın karşılığını almalı.
Ama asla tarafsızlığından ödün vermemeli. Her kulübe aynı mesafede durmalı.
Eğer insanların kafasında soru işaretleri doğuyor, objektiflikten uzak, kurgulanmış bir organizasyondan söz ediliyorsa, bu algıyı kimlerin yarattığı veya zemin hazırladığı da tartışılmalı.
Dekoderlerin iade edilmesi, yeni aboneliklerin azalması, izlenme oranın düşmesi; futboldaki adalete olan inancın zedelenmesindendir. Muhatapları ise kulüpler ve yayıncı kuruluştur.
Şu kavgada kimse taraftarı suçlamasın. Onlar, iki tarafın da velinimetidir.
Kimse de “küstüm oyuncaklarımı alıp gidiyorum” demesin.
Süreci idare edemezseniz; ki öyle görünüyor, bir “hakem” gelir, vereceği talimata da herkes paşa paşa uyar!