MHK, Digitürk ve Merk’e dua etsin

Yılların alışkanlığı... Değiştirmek kolay mı? Gözler ister istemez asıp kesen, biçip doğrayan yorumcuları arıyor ekranlarda.
“Oynat Uğurcuğum”, “Geri sar koçum”, “Tam orada dur aslanım” gibi cümleler ile başlayıp, hakemi hedef tahtası yapan, onların hatalarından reyting savaşına giren tarzı da özleyenler az değil hani.
Ancak o günler geride kaldı.
Bence yeni yayın döneminde Digitürk’ün, Türk futboluna en önemli katkısı, kulüplere verdiği yüz milyonlarca dolardan çok, sözü Marcus Merk’e, yorumunu futbolsevere bırakması oldu.
Beğenirsiniz beğenmezsiniz.
Adam pozisyonun burnundan girip kulağından çıkmıyor. Lafı eveleyip gevelemeden, bilgi ve deneyimini harmanlayıp gördüğünü pat diye söylüyor.
İçinde ne yemek tarifi var, ne aşağılayan ifadeler, ne de hakemi dağa kaldırma tehdidi.
Daha ileri gideyim, Maraton yorumcularından eski FIFA hakemi Merk’in, Türk hakemliğinin gelişimine katkı sağlayabileceği bile düşünülebilir.
Öyle ya, hakem maçtan sonra televizyonun karşısına geçip endişe içinde falanca ağabey ne söylemiş diye beklemeyecek artık.
Onların ağzının içine bakan, nabza göre şerbet veren Merkez Hakem Kurulu da hakeza.
Bu yeni tarz olsa olsa başarısızlığa “hakem kılıfı“ arayan kulüpleri rahatsız edebilir.
Olsun.
Benimsemeleri uzun sürmez.
Böylece futbolcusunun, teknik adamının, hatta seyircisinin hatalarını daha objektif gözle görme şansları olur.
Naçizane önerim, Marcus Merk’in haftada bir değil, her maç günü ekrana gelmesi.
Belki maliyeti biraz artar ama, gereksiz spekülasyonların, tartışmaların ve yanlı eleştirilerin de ciddi biçimde önüne geçilir.
“Hakem yorumcularının köşeleri var. Orada yazarlar” diyen çıkabilir.
Yazsınlar. Yazacaklar tabii.
Lakin maçın hemen ardından hakeme yağlı ilmeği geçirmek ile ertesi gün infaz etmeye kalkmak arasında dağlar kadar fark var.
Ben hakemlerin bu sezon daha cesur, özgüvenli ve başarılı olacağını düşünüyorum.
Bırakalım artık hakem üzerinden politika yapmayı da, gerçekten samimi isek hep birlikte futbolun marka değerine katkı sağlayalım.

Küçük bir Liverpool anısıMHK, Digitürk ve Merk’e dua etsin
Liverpool sokaklarında maçı izlemeye gelen Trabzonsporlu dostlarımızla dolaşıyoruz. Çoğu bordo-mavili forma giydiği ve kaşkol taktığı için dikkat çekiyoruz.
Bazı fanatik Liverpool taraftarı bizi görünce ellerini havaya kaldırıp “beş” işareti yapıyor.
Kimi iyi şans dileklerimize aynı karşılığı veriyor, bazısı da “Bizim değil sizin şansa ihtiyacınız” var diyerek tıpkı menajer Roy Hodgson gibi faturayı erken kesmeyi tercih ediyor.
Bahis bayilerinin panolarında Liverpool’un 4-1, 3-0 gibi galibiyetlerine çerez parası olacak oranlar veriliyor.
En keyiflisi ise Everton taraftarının, Trabzonspor formasını görünce verdiği çılgın destek oluyor.
Gözümüzün önüne Türkiye’deki ezeli rekabet geliyor ve gülümsüyoruz.
Bir de Anfield Road’taki son Beşiktaş maçı.
Trabzonspor’un son dönemlerdeki performansı ve Şenol Güneş’in planları elbette böyle skoru düşündürtmüyor bize. Fakat küçük de olsa bir endişe var içimizde.
Maçın ardından havaalanına gideceğimiz otobüse yürürken iki bine yakın Türk taraftarın gülen yüzü ve hayal kırıklığı yaşayan Liverpoolluların asık suratları tur için yüzde 5 bile şans verilmeyen Trabzonspor gibi biz de umutlandırıyor.
İngiltere’nin değişik kentlerinden gelen, üzerlerinde Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş formaları ile bir başka Türk takımını destekleyen bu insanların coşkusu, en az onlar kadar mutlu ediyor hepimizi.
Ülke sınırları içinde hayalini bile kurup beceremediğimiz bu birliktelik hoşumuza gidiyor.
Darısı Türkiye’de de başımıza!

Bu ne yaman çelişki?
Daha dün bir, bugün iki.
Üzerinden ay bile geçmedi.
Ankaragücü delegelerinin temmuz ayındaki mali genel kurulda Futbol Federasyonu’na yönelttiği 15 sorudan biri şu idi;
“31 Mayıs 2009’da federasyonda 392 kişi çalışırken, bugün sayının 480’e yükseldiği görülmektedir. İşten çıkarılanların da düşünülmesi halinde bu sayı 100’ü geçmektedir. Bunların içinde yönetim kurulu ya da yan kurul üyelerinin yakınları var mıdır?”
Federasyonun yanıtı ise şöyle idi;
“İşten çıkarma ve yeni istihdamların nedeni TFF’nin yeniden yapılanmasıyla büyüyen ve gelişen futbol ekonomisi, sorumluluk alanı ve iş potansiyelidir.”
Şimdi sıkı durun.
Bu açıklamanın mürekkebi bile kurumadan Futbol Federasyonu’nda yeni bir personel kıyımı başladı. Yaklaşık 75 kişinin daha işine kademeli olarak son verildi veya verilecek.
Eee şimdi bu ne perhiz bu ne turşu diye sormazlar mı insana?
Madem yeniden yapılanma gereğine ihtiyaç duyulan personel alımı yapıldı, bu kadar kısa sürede ne değişti de 75 kişinin daha ekmeği ile oynanıyor?
Ortada yanlış bir personel politikası ve özensiz tercihler olduğu kesin.
Eğer çıkarmaların gerekçesi, bütçedeki dev açık ise, bunu bir takım insanları işe almadan önce düşünmeleri gerekmez miydi?
Üstelik ödeyeceğiniz onca tazminat da cabası.
Federasyondaki dostlarımız kızmasın, darılmasın.
İşlerine karışmak haddimiz değil. Ancak çoğu işadamı olan yöneticiler kendi şirketlerinde de böyle bir personel politikası izliyorlar mı diye sormadan edemiyorum!
Gerçekten işlerine yarayacak insanlara mı yatırım yapıyorlar, yoksa eş-dost hatırına mı?

Yanal gider mi? Gider, gider!
Hafta içinde bir haber;
“Ersun Yanal ile Guus Hiddink’in bir araya gelmesine antrenör Oğuz Çetin engel oluyor.”
Anlaşılan futbolumuzun genel koordinatörü, A Milli Takım patronuyla yaşadığı iletişim kopukluğunun (!) sorumluluğundan sıyrılmak için yeni politikalar üretmeye başlamış.
Ancak kurban olarak yanlış adam seçmiş ve baltayı taşa vurmuş.
Öğreniyoruz ki, ne Oğuz hocanın böyle bir tavrı var, ne de Yanal’ın Hiddink ile aynı masada oturmaya niyeti.
Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener pişmanlıklarını ulu orta dile getiren bir yönetici değil.
Lakin ortada kar topu gibi büyüyen bir sorun var.
Özgener sezon başında Gaziantepspor’un Yanal’a yaptığı teklife sıcak bakmamıştı.
Kulüplerimiz malum. Bir- iki maç iyi gitmedi mi fatura teknik adama.
Yarınlarda genel koordinatöre benzer bir talep gelirse Sayın Özgener hiç tereddüt etmesin.
Hem kendisini, hem de Yanal’a kefil olan ağabey ve dostlarını ıstıraptan kurtarsın.
Herkes için en hayırlısı bu!