Türk futbolunun patronu ve Beşiktaş kulübü başkanı arasındaki SMS kavgasından çıkarmamız gereken bazı dersler olmalı:
Biiir, mesaj attığın insanı özenli seçeceksin.
İkii, atarken kullanacağın sözcüklere dikkat edeceksin.
Üüüç, öyle sesli harfleri es geçip kısaltmalar kullanmayacaksın.
Döört, “Alkol aldım, içimi döküp rahatlayayım” demeyeceksin!
Beeş, arkadaşlık ile makamı karıştırmayacaksın.
Futbolun başka hiç derdi yokmuş gibi, günlerdir konuştuğumuz şeylere bakın.
Aslına bakarsanız sorun Yıldırım Demirören’in Mahmut Özgener’e attığı mesaj veya içeriği değil.
Sıkıntı, daha düne kadar yiyip içtikleri ayrı gitmeyen iki futbol adamının diyaloğunun zamanlaması ve ortalık yere dökülmesi.
Demirören SMS’de yazdıklarını telefonda Özgener’in yüzüne söylese, ya da 30 küsur yıllık arkadaşı Levent Kızıl’ı arayıp şikayetlerini dile getirse, bugünkü abuk sabuk tartışmaları yapar mıydık?
Hiç sanmam.

Sanki Pompei’nin son günleri

En fazla bir hakaret de diğeri eder, sonra soluğu Papermoon’da alıp kadeh tokuştururlardı.
Yönetici konumundaki herkes gibi federasyon başkanı da, Beşiktaş başkanı da günde onlarca telefon konuşması yapıyor.
Kiminde sevmediği insanlara kızıp sövüyor, kiminde dostlarıyla sevincini veya sıkıntısını paylaşıyor.
Peki bu konuşmaların tümü medya üzerinden kamuoyuna yansıyor mu?
Görünen o ki, şimdilik hayır.
Zaten öyle olsaydı, kimsenin birbirinin yüzüne bakacak, sokağa çıkacak hali kalmazdı!
Kaldırımlar, yürürken duvara sırtını veren insandan geçilmezdi!
Guus Hiddink, Türk futbolcusuyla ilgili izlenimini anlatırken şöyle demiş;
“Herşey iyi güzel, ancak futbolcular disiplinsiz.”
Geldiği vakit görecek, disiplinsiz olan kim?
Federasyonu, kulüpleri, başkanı, yöneticisi, teknik direktörü, MHK’si, hakemi, medyası...
Oyunun içinde kimler varsa, hepsi.
Üzülerek izliyoruz, insan ilişkileri her geçen gün zayıflıyor.
Dostluklar önemini yitiriyor.
Üzerine titrediğimiz değerler erozyona uğruyor.
Dolayısıyla ortaya samimiyetten uzak, zaman zaman balçık kıvamına dönen, çıkarlar söz konusu olunca alınıp satılan arkadaşlıklar çıkıyor.
İşin acı yanı ise, kimse bu cıvıklıktan şikayet etmiyor.
Aksine çamura bulaşmaktan keyif alıyor gibi görünüyor.
Sanki Pompei’nin son günlerini yaşıyor Türk futbolu!
Ha patladı ha patlayacak...

CAS şikeyi onayladı
Uluslararası Spor Mahkemesi perşembe günü dünya futbolunu ilgilendiren önemli bir karar aldı.
Konu, CAS’ın gündemine gelen ilk yasa dışı bahis organizasyonu ile ilgiliydi.
CAS’a itiraz edenler Makedonya’nın Pobeda kulübü, başkanı Aleksandar Zabrcanec ve futbolcusu Nikolce Zdraveski idi.
UEFA, söz konusu kulüp ve isimlerin 2004-2005 sezonunda Ermenistan’ın Pyunik takımı ile oynadıkları şampiyonlar ligi ön eleme maçlarını maniple edip, yasa dışı bahis çeteleriyle işbirliği yaptıklarını tespit etmişti.
Makedon kulübünü 8 yıl boyunca Avrupa kupalarından çıkarmış, Başkanı Zabrcanec ile futbolcusu Zdraveski’yi ise ömür boyu men cezasına çarptırmıştı.
İşin ilginç yanı beş yıl önce oynanan maçla ilgili ip uçları Almanya’nın Bochum savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamındaki bilgilere dayandırılmış, UEFA da gözlerinin yaşına bakmamıştı.
CAS da öyle yaptı:
Makedon kulübünün ve başkanının cezasını onayladı. Futbolcu Zdraveski’nin ömür boyu cezasını ise somut delile ulaşılamadığı gerekçesiyle kaldırdı.
Diyeceksiniz ki, bize ne tüm bunlardan?
Türkiye’de bir şike soruşturması yürütülüyor ve savcılar gereğini yapıyor.
Evet doğrudur.
Ancak unutmayalım, Bochum savcılığının iddianamesinde bizi de ilgilendiren çok önemli konular var.
Ve belki de “bize ne” diyemeyeceğimiz kararlar çok uzak değil!

O zaman Göçek bir numara
Ligin kaderini belirleyecek sezonun son derbisini yönetecek hakem Türkiye’nin bir numarası olmalıdır.
Haftalar öncesinden bu maç için planlanmalı, kafa olarak hazırlanmalı, gerekirse korunmalıdır.
Merkez Hakem Kurulu da Göçek’i bu karşılaşmaya gönderdiğine göre mutlaka böyle düşünüyordur!
Hayır efendim, Türkiye’nin bir numarası Cüneyt Çakır’dır.
Evet biliyoruz.
Öyleyse Çakır nerede?
Son Galatasaray-Fenerbahçe derbisinde görev almadı mı?
Aldı. Üstelik artık sarı-lacivertli kulübün de şikayeti kalmadı ondan.
O zaman?
Çakır niçin kupaki yönetimi nedeniyle hedef haline getirildiği Bursaspor maçına veriliyor da, Beşiktaş’ın tepki gösterdiği Göçek, Saracoğlu’na gidiyor?
Kamburu çıkmış MHK’nin yolun sonu göründüğü için dik durma çabasından mı?
Yoksa, UEFA’daki bir numaralı hakemimiz yıpranmasın diye mi?
Oysa Çakır ve o kapasitede olması gereken en az birkaç hakemin varlığı, böylesi maçlar içindir diye bilir insanlar!
Tanrı Hüseyin Göçek’in yardımcısı olsun.
Bunu tüm samimiyetim ve içtenliğimle söylüyorum.
Kurtlar sofrasında ayakta kalır, UEFA mentörünün önünde adaletli bir yönetim gösterirse, hem kendini, hem şark kurnazı yöneticilerini, hem de federasyonu kurtarır.
Dilerim hakem şansı Göçek’in yanında olur.

Kocaman eşofman giymeli mi?
Onun “Fenerbahçeli Aykut” olmaktan çıkıp, “Aykut Kocaman” olarak ün kazanmasını sağlayan, futbolculuk dönemindeki başarısı veya parlak teknik adamlığı mıdır?
Yoksa kişiliği, söylemleri ve duruşu mu?
Tümünü harmanlamak daha doğru olur.
Ortada bir Aykut Kocaman gerçeği var.
Bu gerçeği en hızlı ve iyi kavrayanlardan biri ise Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’dır.
Antrenörlük kariyerinde emin ve sağlam adımlarla yükselirken, onu kulvarından alıp adeta işlevsiz hale getiren Yıldırım!
İdeallerinin Yıldırım’ın çıkarlarıyla örtüştüğü yanılgısına kapılıp, Türk futbolunda bugüne kadar hiç işlemeyen ve başkanlık sultasının sürdüğü kulüplerde hiç işlemeyeceği anlaşılan “Sportif direktörlük” unvanını kabul eden Aykut Kocaman’ın, yaşadıklarından mutlu olmadığı bir gerçek.
Yetki karmaşası içinde nefes alamaz hale gelen, efendiliğini bozmadan çoğu zaman yutkunmaktan boğazı kuruyan Kocaman, bu defteri sezon sonunda kapar mı? bilemem.
Ancak Kocaman’ın üretkenliğini ve eşofmanlarını giydiği vakit hissettiği heyecanı özlediğini düşünüyorum.
Tıpkı Fenerbahçe ile yollarının erken kesiştiği gerçeği gibi, Türk futbolunun da Kocaman bir yüreğe ve teknik adama ihtiyaç duyduğu aşikar.