Trabzon’a yapılacak en büyük hizmet!..

Türk futbolunda gri bir nokta olarak durmaya devam eden şike sürecinden en büyük zararı Trabzonspor’un gördüğü kesin.
Hem sportif, hem mali anlamda ciddi bir gerileme yaşayan bordo-mavili kulüp, zihinsel olarak 2010-11 sezonuna takılı kalınca, yarışmacı kimliğinden de uzaklaştı.
Uzaklaşırken yaşadığı travmaya çözüm olarak en kolay yöntem; karşılığı olmayan bütçelerle harcama yapmak, bol keseden vaatte bulunmak tercih edildi ve ortaya şu tablo çıktı:
Yedi sezonda 11 teknik direktör ve 130 transfer. Ya saha sonuçları? O daha vahim; bir lig üçüncülüğü, iki dördüncülük. Gerisini yazmaya değmez. Son üç sezondur da Avrupa’ya gidemeyen bir takım!
Bu istatistikler bile, kafalar başka yerde olunca “en büyük zararı Trabzonspor gördü” tezimizi doğrulamaya yeter.
Her neyse; Trabzonspor sıkıntılı günler yaşarken, geçmişle hesaplaşma yapılmasın demiyoruz. Şike iddiası sonuna kadar takip edilmesi gereken kritik bir konu.

Güle güle de!
Önemli olan bugün kulübü içine düştüğü açmazdan çıkarmak. Ahmet Ağaoğlu ve ekibinin ilk günden beri futbolcu ödemelerine çözüm aramaktan, geleceği planlama çalışmasına yeterli mesai harcayamaması çok doğal.
Lakin vakit hızla ilerliyor. Henüz teknik direktör açıklanmadı (bu satırların yazıldığı saate dek). Önce bu konu halledilecek ki; hocanın tercihleri ile Özkan Sümer’in raporları örtüşecek. Ve tüm olumsuzluklara karşın, ligde yarışmacı olacak bir takımın iskeleti oluşturulacak.
Şu satılsın, öteki alınsın deme hakkı bizde değil. Ama görünen köy kılavuz istemez. Bu kentte kalmak istemeyen, Trabzonspor forması üzerine bol gelen kim varsa, kulübün çıkarları da gözetilerek vedalaşılmalı. Özellikle de uzakdoğunun bir köşesinde bunalıma girip Türkiye’ye dönme formülü olarak Trabzonspor’u basamak yapan zihniyetle... Tabii beşe aldığını, ikiye satarak değil!

O izler silinmeli
Tasarruf ve feda gibi faktörlerin karşılığını almak yönetimin sorumluluğu. Bu tabloyu bilerek göreve talip oldular. Şimdi süreci doğru yönetmek gerek. Kim gelirse gelsin; “Trabzonspor’un son şansı” diyecektik. Öyle demeye devam ediyoruz.
Trabzonspor’un marka değerini yeniden hak ettiği yere yükseltmenin bugünden yarına gerçekleşmeyeceği ortada. Üzülerek söylüyorum, 2010-11 sezonundan sonra bu kulübü “yönetemeyenlerin” hoyratça kullandığı zaman kadar, daha gerekebilir.
Haa bir de siyasete elini verip kolunu kaptırma alışkanlığı var. Bu yöntemin hiçbir şey kazandırmadığı, aksine bölünmelere yol açtığı dikkate alınırsa, Trabzonspor’un oy devşirilecek bir kulüp olmaktan çıkarılması, bordo-mavili camiaya yapılacak en büyük hizmet olacaktır!

Bizim mahallenin gerçeği!
Dolar ve euro’daki nabız atışının yükseldiği ortamda üç Türk takımının Avrupa’nın en değerli 32 kulübü arasında yer alması ilginç.
KPMG Football Benchmark ekibinin “yıllık büyüme” araştırmasına göre, 3 milyar 244 milyon euro değer biçilen Manchester United ilk sıraya yerleşirken, Beşiktaş 333 milyon euro ile 23. basamakta yer alıyor. Siyah-beyazlı kulübün bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde gösterdiği performans değerini yüzde 52 artırmış. Uluslararası platformdaki başarının, gelire yansıdığı aşikâr.
İşte G.Saray ve F.Bahçe’nin durumu. Bu sezon Avrupa’daki hayal kırıklıkları dikkate alınmış. Sarı-kırmızı kulüp 330 milyon euro ile 25. sırada. Yüzde 13’lük bir küçülme var. Sarı-lacivertliler ise 319 milyon euro ile 27. likte kalmış. Zarar yüzde 9 olmuş.
Diyeceksiniz ki kim bu KPMG Football Benchmark? Sektördeki 4 büyük uluslararası şirketten biri. Hani iki de bir sinirlerimizi bozan Moody’s, S&P ve Fitch gibi siyasi pencereden bakmıyor yani!

Tablo çok acı
Peki üç kulübümüz listeye girdi diye sevinmemiz mi gerek? Tablo, acı bir gerçeğe işaret ediyor aslında. Temsilcilerimizin değeri sıralamadaki Avrupa kulüplerinin küsuratı bile değil. Ve siz onlarla aynı arenada mücadele edeceğinizi sanıyorsunuz. Real Madrid’in 2 milyar 920, Barcelona’nın 2 milyar 783, Bayern Münih’in 2 milyar 552 milyon euroluk değerleri, futbol ekonomisinin dünyada hangi ölçeğe geldiğini gösteriyorsa, bizim kendi mahallemizde top çevirmeye devam etmemiz normal.
İş, göz kamaştıran statları yapmakla bitmiyor. Doğru ekonomik politikalar, güçlü altyapı, istikrar, uzun vadeli planlar hayata geçirilse bile, kıskançlık ve hayranlıkla izlediğimiz o seviyeye gelebilmemiz için, daha kırk fırın ekmek yememiz gerekiyor. O da ancak karın doyurmaya yeter...

Siyasetin son kurbanı; YDÜ
Kıbrıs’ın statüsü yıllardır baş ağrıtan ciddi bir sorun. En büyük zararı da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar görüyor. Gençler sportif anlamda dünya ambargosuyla boğuşurken, adeta adaya hapsediliyor.
Üzülerek görüyoruz, izlenen politikaların son kurbanı Yakın Doğu Üniversitesi oldu. Kulübün, kadın basketbol takımıyla son iki yıldır süper lig ve Avrupa’da fırtına gibi eserken, faaliyetlerine son vermesi düşündürücü.
Başkan Işık Eyigüngör’ün, “Maçlarımızı KKTC’de oynamak için önemli yatırımlar yaptık. Mümkün olmayacağını görünce sezon ortasında aldığımız kararı açıklamak zorunda kaldık” sözleri, siyaset ile vicdanlar arasına sıkışmış bir itiraf aslında.
Çözüme katkısı olur mu derseniz, FİBA’nın pek umursayacağını sanmıyorum. Spor ile siyaseti ayrı tutmak işlerine gelmiyor çünkü.
O hâlde; Türkiye Basketbol Federasyonu YDÜ’nün kararını değiştirmesi için devreye girmeli, maddi manevi desteğini hissettirmelidir. Yapılanı yıkmak bir cümleye bakar. Yeniden inşaa etmek, büyük emek ve özveri ister!