Okumuyoruz, sorgulamıyoruz. Tartışıp, doğruyu araştırmakta tembellik ediyoruz. Belki de işimize ve kolayımıza öyle geliyor!
Maalesef, yeni nesiller de uzak duruyor öğrenmekten. Dolayısıyla birilerinin istediği gibi, “kendi halinde bir toplum” olma yolunda hızla ilerliyoruz!
Üniversite yıllarımızda yıldızımızın barışmadığı, ancak tedrisatından geçmek zorunda olduğumuz Türk Dili ve Edebiyatı hocamız vardı; Sıfırcı Prof. Dr. Nevzat Gözaydın!
İlginçtir, o dönemlerin tartıya çıkardığımız hoca-öğrenci ilişkisi, çeyrek asır sonra sağlam bir dostluğa dönüştü. Ve bunca zaman içinde, Gözaydın’ın bize neler kattığını; düşünmeye zorlayan, sorgulayan, gelişime açık, mesleği ne olursa olsun, topluma yararlı insanlar yetiştirmek istediğini kavramakta geciktik.
Yaratan uzun ömür versin, yaşadığı sürece, Atatürkçü kimliği ile sadece deneyimlerini paylaşmaktan keyif alan bir akademisyen değildir Nevzat hoca. 80 yaşında hâlâ araştıran, kütüphanelerin derin sessizliğinde yeni yayınları ve dünyadaki gelişmeleri takip edip, dağarcığındaki boşlukları doldurmaya çalışan bir dünya görüşü vardır muhteremin.
Geçenlerde gazetede sohbet ederken dert yandı hocamız; “Ülke gerçeklerinden bihaber, verdikleri ile yetinen, neden ve niçinlere yanıt aramayan, en önemlisi Cumhuriyet ilkelerinden yoksun, fikir fukarası nesiller yetiştiğini görmek kahrediyor beni...”
Yutkundum. Onun üzülmesine üzüldüm.

Bindik bir alamete...

Tıpkı bizim mesleğimiz, sporda olduğu gibi. Futbolun tüm unsurları ve paydaşları da dahil, uzunca bir vakittir yaşadığımız duyarsızlığa iç çektim. Üstad Aziz Nesin geldi aklıma!
Genel müdüründen sekreterine, sporcusundan antrenörüne, kulüp başkanından masörüne, federasyonlarından medyasına...
Plansız programsız bir yönetim şekli... Geleceği değil, günü kurtarma kurnazlığı... Gelişmeye ve öğrenmeye kapalı zihinler...
Bilimi, teknolojiyi, yeniliklerini takip etmeyen... Sadece kendi çıkarlarını koruyan... Liyakatı değil, siyasetin küf kokan karanlık koridorlarını tercih eden... Çok kazanmaya odaklı, başkalarının sırtına basarak yükselmeyi maharet sayan... Madalyaya doping kiri bulaştıran... Doğru haber vermek yerine, reyting tüccarlığı yapan... Bırakın meslek ilkelerine uymayı, İ’sini bilmeyen...
Ahlaki değerleri hiçe sayıp, egolarını ekranda, gazete sayfalarında tatmin etmeye çalışan... Sporun fair-play ruhuna, fatiha okutan... Mevki, makam sahibi olan, lâkin adam olamayan... Adalet duygusundan yoksun, ahbap çavuş ilişkileri ile mevzi korumasına geçen... Kavga ve gerilim ile beslenen... Cehaletini kabarık banka hesaplarıyla örttüğünü sanan... Güç ve iktidar korumasında, her istediğini yapabileceğini sanan (!).. Emeğe saygı yerine, hırsızlığını yapan... Başkalarının hakkına, utanmadan tecavüz eden... Ayrımcılığı körükleyen... Başarı için her yolu mübah gören; garip bir toplum olduk aslında!
Taraf, bertaraf meselesi, kuşkusuz.
Bunların kendine saygısı yoksa; kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan, inançları farklı olan insanlara tahammül etmelerini nasıl bekleyebiliriz ki?
Kahrolma Nevzat hocam! Zürafa sırtındaki Abdi beyin can havliyle haykırdığı gibi; “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!..”

Ak koyun, kara koyun!

UEFA Hakem Komitesi Şefi Pierluigi Collina’nın asla taviz vermeyeceği olmazı var ve şöyle der: “Koşmayan, fiziken yetersiz olan hakem görmek istemiyorum.”
Bizim Merkez Hakem Kurulu’nun İtalyan eğitimcisi Roberto Rosetti de, üstadı gibi düşünür ve şöyle konuşur:
“Hakemin fizik ve kondisyonu en yüksek düzeyde olmalı. Bunun tartışmasını bile yapmam. Bir maça gittiğimde sahada 25 atlet görmek istiyorum. 22 futbolcu ve 3 hakem. Hakemin atletik olması, modern futbolun ilk şartı.” Anlaşılan o ki, Türkiye’de görev yaptığı sürece Rosetti’nin önceliği, hakemlerimizin bu “eksikliği” olacak. Biliyorum, onun tavizsiz tavrı pek çok hakemi rahatsız ediyor ve etmeye devam edecek.
Gelecek hafta İstanbul’a geliyor Rosetti... Bu kez sadece maç analizi ve eğitim değil. Süper Lig hakemleri, ilk kez Rosetti’nin karşısında koşacaklar. Yo-Yo kelimesi onlara ne kadar ürkütücü geliyorsa, İtalyan eğitimcinin vazgeçilmezi olduğunun da farkındalar.
Bu testler oldum olası MHK’lerin de canını sıkar. En gözde hakemleri başarısız olursa kahrolurlar! Bir hak daha verir, gerekirse gözden uzak koşturur, sorulunca da “Biz biliyoruz, koştu” derler!
Bu kez öyle olmayacağı aşikâr. Elin İtalyan’ını da mı kandıracaksınız? Kandırabilirseniz, pes derim.
Her neyse; şimdiden ayakları titreyenler olduğunu biliyoruz. Kendini hazır tutan, beslenmesine, antrenmanına dikkat eden, bilimsel çalışan, ceviz suyu içen, sunulan imkanların karşılığını verenlerin korkması yersiz.
Bence hakemler kadar, Merkez Hakem Kurulu başkanı ve ekibi de çekiniyor Rosetti’nin gazabından.
Haa, parayı biz veriyoruz, düdüğü de biz çalarız diyorsanız, başka. Gönderin adamı, kurtulun! Bu işin prensibi nedir? Üst düzey hakemler, ligde ve Avrupa’da görev alabilmek için koşacaklar. Geçmişte canı yanan ve kokartını kaybedenleri unutmuyor, üzülüyoruz.
Öyleyse... Yetkili birileri çıkıp, “Bu kadar paraları boşuna mı veriyoruz kardeşim?” diye sormadan önce, bazıları kendini sorgulayıp nelerin eksik kaldığının muhasebesini, dürüstçe yapabilmeli.
Ne demişti Rosetti? “Yo-Yo bir UEFA testidir. Bu gerçekle yüzleşmemiz şart. Net söylüyorum, tüm Türk hakemleri bu testi geçmek zorundadır.”
İngiliz Martin Atkinson 45 yaşında koşuyorsa, bizimkilerin neyi eksik diye düşünüyor insan...
Sonuçta; ak koyun, kara koyun meselesi yani!

Şarlatan (lar)!

Vicdan, etik ve her türlü değer sistemini yok sayarak, kısa zamanda ün ve varlığa ulaşmak için, kendi meziyetlerini överek, karşısındakileri kandıran ve dolandıran kişi (ler)...
Tanıdık geldi mi size?