Galatasaray’ın Benfica, Fenerbahçe’nin Ajax karşısında vereceği Avrupa sınavlarında “en kötü senaryo” nedir biliyor musunuz?..
Galatasaray’ın kaybetmesi...
Fenerbahçe’nin kazanması!..
Galatasaray’ın yenilmesinin “en kötü senaryo” olduğunu anlayabiliyorsunuz tabi... Peki Fenerbahçe’nin deplasmanda Ajax’ı yenmesinin neresi kötü?
Bazen, “bir musibet bin nasihatten yararlıdır”!
Ayrıca “deneyim” denilen bir ufuk analizi parametresi vardır ki, mecburen güvenmek gerekir... Çünkü olacakları tahmin etmenin bir yolu da olmuşları hatırlamak, tartmaktır.
Ajax taraftarı olmadığıma göre, okuyun sonra karar verin:

Bir kere Pereira’nın kredisi uzayacak Fenerbahçe Ajax’ı ikinci kez devirirse... Yanlış anlaşılmasın. Ben Pereira’ya karşı değilim; Pereira Fenerbahçe’sinin oynadığı futbola karşıyım. Özellikle Süper Lig’de... Düzeltir başımızın tacı olur, o başka.
Ama ilk Ajax galibiyetinden sonra Fenerbahçe’nin durumu ortada.
“Kazanıyor” demesin kimse...
Kazandığı maçlara futbol açısından tahammül edebiliyorsanız, maça gidip sadece skor tabelasını izliyor olmalısınız.
Hele Hollanda’da yakalanacak Ajax zaferi, Pereira’yı “ben nerede hata yapıyorum” sorgulamasından alıkoyar her şeyden önce. Minicik bir “özeleştiri”, “düzeltme” ihtimali varsa onlar da rafa konur.
Zaten ufak ufak medyaya, hakemlere dalmaya başladı... Oturup misak-ı milli sınırlarındaki Fenerbahçe’nin pısırık, silik, tatsız futboluna çareler üreteceğine Avrupa özgüveniyle eleştirilere ağzının payını verme yolunu tercih ederse, hiç şaşırmayın.
Kolay mı, adam epeydir burada, bizimle... Kapmıştır yöntemi.
Ne olacaksa, hemen olsun huyum gereği belki; Pereira oynattığı futbolu düzeltemeyecekse Avrupa’dan da mağlubiyetle dönsün, Fenerbahçe bir an önce kurtulsun.
Bence en kötüsü, Hollanda’da şahlanıp zaferle çıkan ve Süper Lig’e kaldığı yerden devam eden bir Fenerbahçe’dir.

Galatasaray’ın kaybetmesini ise sadece Şampiyonlar Ligi puan hesapları yüzünden “en kötü senaryo” olarak nitelemedim... Tehlike; geçen sezondaki kupalarla kendisini Süper Lig’de kanıtlamış, Benfica galibiyeti ile Avrupa’dan da “geçer not” alarak üzerindeki yönetim baskısını ve işin “rapor” saçmalıklarına kadar varmasını alnının akıyla atlatmış Hamza Hoca’nın, yeniden sorgulanma sürecine dönmesi, “filmin başa sarılması” ihtimalidir.
Galatasaray yönetiminin yaptıkları, yapacaklarının kanıtıdır!
Portekiz’de es kaza “ezilen” bir Galatasaray olursa, olay anında Hamza Hamzaoğlu’na fatura edilir.
Zaten gerek kalmaz, Hamzaoğlu her zamanki şövalyeliği ile çıkıp “hata bende” der ama Galatasaray’da herkes şövalye değil!
İşin özeti şudur ki, Galatasaray’ın Benfica, Fenerbahçe’nin Ajax maçlarını iyi izleyin... İki takımın da geleceğinde anahtar maçlar olacak.
Şayet içerde de aynen sürecekse, beklentimiz muhteşem futbolla şahane galibiyetler; zigzaglardan başımız döndü artık.
Unutmayın; “en iyi senaryo” en kötünün tam tersi değildir her zaman!

Denizli, Trabzonspor’a uyar mı?..

Bazı insanlar kendi uydurduklarına inanırlar ya bir süre sonra... “Mustafa Denizli’nin Trabzonspor’a teknik direktör olma ihtimali” de öyle.
Kendin pişir kendin ye!
Baktılar Şota Alveladze yolcu, Mustafa Denizli de stüdyoda... Yakıştırdılar.
Normal koşullarda neden olmasın gerçekten.
Bu saatten sonra Trabzonspor yabancı hocanın aylarca uyum sürecini bekleyecek değil. Bizi bilen, bizden hocalardan yakın geçmişte denenip yollar ayrılmamış ve boşta kim var?
İlk sırada Mustafa Denizli...
O kadar yatırım yapılmış, yine de çökme noktasına gelmiş Trabzonspor’da yaraları saracak, rüzgar yaratacak, dertleri, hataları unutturacak ya da öteleyecek Mustafa Denizli’den iyi isim bulunur mu?
Oldu da bitti maşallah!..
Trabzonspor Yönetimi, gündeme “skandal” yerine “yenilenme” oturmasına dünden razı olunca, Mustafa Denizli ise “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye ses etmeyip üç maymunu oynayınca, kendi söyleyip kendi inanmaya başladı bizim meslektaşlar.
Oysa, ne Trabzonspor Mustafa Denizli’ye teknik direktörlük teklif edecek durumda, ne de Mustafa Denizli Trabzonspor’un teklifini kabul edecek... Açık konuşalım:
Artık maçını yönetecek hakem bulamayacak, insan türünün yarısı kadınları kaybetmiş, sahayı futbolcuların hiziplerine, keyiflerine teslim etmiş, tarihinin en itici konumuna getirilmiş Trabzonspor bilmez mi Türkiye’nin en büyük hocalarından birine şu anda hazır olmadığını.
Trabzonspor bilmezse, Mustafa Denizli bilir... İkinci engel ise Fenerbahçe’dir!..
“Ne alaka” demeyin.
Mustafa Denizli Pereira’nın istikbali belli olmadan ve olası bir Fenerbahçe teknik direktörlüğü fırsatı tam olarak ortadan kalkmadan, tüm Trabzon tapsa bile Türkiye’nin istemediği bir başkanın yönetiminde futboldan halkla ilişkilere kadar lime lime bir Trabzonspor’a gidecek kadar çaresiz değil.
Ya da saf...

Bir yükseliş hikayesi

Beşiktaş’ın stat heyecanı, çatıyla birlikte santim santim yükselen coşkusu, bana Abdi İpekçi Salonu inşaatını hatırlattı.
İdealist bir gazeteci adayıyım 36 yıl önce... İstanbul sürrealistti!.. Az buçuk tesisleri de erimişti Salvador Dali’nin tablolarındaki gibi.
O koşullara göre uzay çağının spor salonu temeli atılmış, üstelik rahmetli efsane genel yayın müdürümüz Abdi İpekçi adı verilmişti.
Haftada bir gidiyordum, inşaat dursa haber yapıyordum, çivi çakılsa haber.
On yıl sürdü ama bıkmadım.
Hele yerde yapılan çatının, fil ayağı payandalara yükseltilmesi...
İnsanın kalbi başka atıyordu. Sanki dünya güzeli bir koyda yapılan bana ait malikanenin çatısı kapatılıyordu.
Bugün aynı duyguları yaşıyordur Beşiktaşlılar. Gurur duyuyorlardır. Stadın her teknik özelliği onlara ayrı bir roman konusu geliyordur.
Haklılar...
“Alt tarafı beton” değildir böyle yapılar. Sunduğu imkanlar ve içinde yaşanacak potansiyel mutluluklarla tarihin akışına müdahaledir bir anlamda.
Yerçekimini yenmek, doğa kısıtlamalarına kafa tutmak, estetiğe ve gönüllere selam durmaktır. Umuttur. Güçtür. Zekadır.
Futbolda ise basamak atlamaktır.
Unutmamak gereken tek şey var... Her eser toplum tarafından algılandığı ve topluma sağladığı maddi manevi yarar kadar büyüktür aslında.
Mısır piramitlerine bakınca, dehşet ve egoizmin tınısı her türlü mühendisliğin, estetiğin önüne geçer, ihtişam ile yarar arasındaki muazzam paradoks insanı sersem eder mesela.
Yani onu tüketecek insanlara, nasıl tükettiklerine bağlı üretimin azameti.
Beşiktaş’ın genlerinde bu yeti var.
Beşiktaş için “büyük oynama” vakti geldi yani...
Neresinden baksanız bu bir yükseliş hikayesidir.
Gün gelecek, emeği geçenler, izleyenler, orada bulunanlar, orayı değerlendirenler, benim bugün bile Abdi İpekçi Salonu önünden geçerken duyduğum hisleri yaşayacaklar, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.