Oğuz Çetin’le geçen hafta cuma günü bir konuşma yapma şansı buldum. O gün fikstürle ilgili altını çizdiği 2 temel konu vardı. Kazakistan’la mart ayında kışın yoğunluğunda deplasmanda oynamamak. Zira bu rakibin başarılı olduğu tek dönem.
İkinci ilginç nokta ise Almanya ile ekim ayında oynamak. Çünkü ekimde oynadığımız son 3 maçta Almanya’ya yenilmemişiz.
Bunun dışında içeride ve deplasmanda oynayacağımız maçları dengeli dağıtmak da önemliydi. Bu genel prensiplerin çoğu bu fikstürde gerçekleşmiş. Bu güzel. Yani maçlar başlamadan ilk maç kazanılmış oldu.
Buna bir ek yapmak gerekirse Almanya’nın, Dünya Kupası elemelerinde yaptığı 2 puan kaybı var. Finlandiya beraberlikleri... Grupta 2. ve sonuncu maçlar...
Ama asıl önemlisi şu; elemelerde üçüncü ve sondan bir önceki maçlarda Hiddink’in Rusya’sını yenmişler. Önce içeride ve kritik maçta dışarıda.
Bu sefer üçüncü ve sondan bir önceki maçlarda Hiddink’in Türkiye’siyle karşılaşacaklar. Önce içeride sonra kritik maçta dışarıda...
Öte yandan belki gözden kaçan, belki de önemli olmayan durumlar da var. Kazakistan deplasmanın ardından Belçika’yı konuk edeceğiz. 7 Eylül’de. Dünya Kupası grubunda Belçika’yla yakın bir tarihte10 Eylül’de Kadıköy’de berabere kalmıştık. Hem de Avrupa Şampiyonası’nda yarı finale kadar yükselmeme izin hemen ardından.
Yani hazır bir takımdık. İstim üzerindeydik. Birbirine alışmış bir kadro ve teknik heyet vardı. Şimdiyse durumumuz o kadar da istikrarlı değil. Hiddink’in nasıl bir kadro yapılanmasına gideceğini bilmiyoruz. Kimlerle yola devam edecek? Nasıl bir starteji uygulayacak?
Terim’le istikrar ve başarıya rağmen olmamıştı.
Şimdi her şey değiştiğinde, göreve tam anlamıyla 1 ay önce başlamış bir hocayla eleme yoluna başlarsak bizi neler bekler? İşte asıl soru, tüm bu fikstür tartışmasından çok bu.


Nobre, Vederson vs.
Terim, Mehmet Aurelio’yu kadroya aldığında küçük çaplı bir kıyamet kopmuştu. Buna direndi. Haklıydı.
Ama geri kalanlar için politik davranma mecburiyeti vardı. Nobre’ye çok ihtiyaç duyulan günlerde dahi tercih edilmedi. Çünkü Milli Takım’da yabancı kökenli oyuncuların artması, olayı istisna olmaktan çıkaracak ve politik tartışmalar gündeme gelecekti. Terim ya da bir Türk hoca bunu önemser. Önemsemelidir de...
Ama misal Erikkson, Meksika Milli Takımı’nın başındayken bu durumu önemsememiş Brezilya kökenli oyuncuların sayısı artınca kamuoyunda büyük tepki doğmuştu. Hiddink bu hassasiyeti anlar mı? Ya da Eriksson gibi hakka ve hukuka mı bakar?


Hiddink’in stratejisi
Yeni milli takımın kadrosu nasıl yapılanacak? Eskilerden kimler olacak? Misal Terim kulüplerinde fazla dakika alamayan, hatta hiç oynamayan oyuncuları dahi kadroya çağırabilen bir hocaydı. Hiddink ne yapacak?
Şöyle düşünün; Fenerbahçe’nin sürekli forma giyen bir yerli santrforu yok. Galatasaray’ın yerli santrforu dahi yok. Beşiktaş’ta Nihat var. Ama aslında şimdilik yok (Nobre mevzuuna ayrıca geleceğiz).
Hiddink dünya üzerindeki birçok hoca gibi ‘Takımında oynayana forma veririm’ derse kimler kadroda olur? Umut - Mevlüt - Sercan - Halil - Fatih Tekke...
Kötü bir ekip mi? Hayır, asla. Ama her şey değişmiş oluyor. Ve bu değişikliğin ne getireceğini bilmek mümkün değil.
Bu bilinmezlerin başta geleni. Tahmin edilebilir durumlar da var.
Hiddink 18 yıl önce Türkiye’ye gelen genç teknik adam değil. O zaman aklında bir futbol mantalitesi vardı. Ve asıl önemlisi her sporcunun bu temel mantaliteye uyabileceğini düşünüyordu. Hiddink değişti.
Son 10 yılda hangi ekibin başına gitse değişik bir sistemle oynuyor. Buraya kadar her şey güzel.
Ama oyun stratejisi değişmiyor. Dikine, bir pozisyon oyunu. Yani görev tanımlarının tam olarak belli olduğu bir oyun. Bizse daha çok kaotik yapılarla başarılı oluyoruz. Terim’in temel sistemi buydu. Hiddink buna uyum sağlamayacaktır. Sağlarsa Hiddink olmaz. Bugünkü Rijkaard gibi olur.
İlk seçenek olursa: Bu poziyon oyununa hemen uyum sağlayabilecek 2 oyuncumuz var. İngiltere’de yetişmiş Kazım ve tedrisatı geç de olsa almış olan Tuncay. İkincil olarak bu oyuna yatkın olan Almanya kökenli oyuncularımız. Yani önümüzdeki 4 yıl boyunca milli takımdaki Alman etkisi daha artarsa hiç şaşırmayın.

Seyirci avantaj mı?
Kuralar çekildiğinden ‘Bu grupta bize deplasman yok’ fikri sıkça dillendirilir oldu.
Her deplasmanda seyircimiz var. Hatta dilimizi konuşan deplasmanlar çoğunlukta. Kabul. Hoş bir tespit.
Ancak seyircinin bir avantaj olduğuna emin miyiz?
1-Terim’in istifasının seyirci tepkisi kaynaklı olduğunu unutmayın. Son maçımızı Belçika’da değil, İzlanda’da oynasak, sözlü bir saldırı olur muydu? Terim birden ani bir kararla istifasını açıklar mıydı?
2-Yarı finale kaldığımız Avrupa Şampiyonası elemelerinde kaç maçımızı seyircisiz ve Almanya’da oynadığımızı ve galibiyet yüzdemizi unutmayın.
3-Dünya Kupası 3’lüğünü kazanırken Kore’de hiç bir maçta 5 bin seyirci toplayamadığımızı da aklımızdan çıkarmayalım.
4- 2008’de hiçbir maçta Türk seyircilerin çoğunlukta olmadığını aklımızdan çıkarmayalım.
Türkiye’de özellikle de konu milli takımsa avantaj sağlayan bir seyirci yoktur. Ya sponsor davetiyesiyle maça gelip ‘tiyatro seyereder gibi seyredenlerdir. Ya da maçın 60. dakikasında ezeli rakibe küfredenler.
Türk Milli Takımı’nın seyirci avantajı yoktur. Ama dezavantajı çoktur.