Terim’in, Avrupa’daki 3. kuşakla bir meselesi olduğunu sanmıyorum, ama onların bir meselesi var. M. Demirkol

17 Kasım 1993’de Fransa, Paris’te Bulgaristan’la karşılaşıyordu. Bir puan onları ABD Dünya Kupası’na götürecekti. İşin buraya kalmasının nedeni de bir önceki maçta yine aynı sahada grubun iddiasız takımı İsrail’e 3-2 yenilmeleriydi. Şoka girmişlerdi, ama nasıl olsa bir puan onlara yetiyordu. Uzatmayalım, meraklısı zaten bu maçı an ve an hatırlıyordur. Cantona’yla öne geçtiler Kostadinov’un golüyle ilk yarı 1-1 bitti. Maçın son dakikasında Cantona’nın kullandığı kornerde Bulgaristan kontratağa çıktı. Top Kostadinov’un önüne geldi, ceza sahası içine girdi. Şutu çekerken Blanc ayaklarına yattı, ama top yakın 90’dan filelere takıldı. Kronometre 89.59’u gösteriyordu. Kostadinov ve arkadaşları yerlerde yuvarlandılar. Kulübede Gerard Houllier ve Aimee Jacquet darmadağın olmuştu. Sahadakiler gibi. Fransa, ABD’ye gidemedi. Bulgaristan gidip yarı final oynadı.
O maç bir devrin kapanışıydı Fransa için. Birçok anlamda. Ama bence en önemli yönü ‘kan’dır. O maçta kadroda Fransızlığı sorgulanabilecek sadece 2 oyuncu vardı; Bernard Lama ve Marcel Dessaily. 4 yıl sonra kendi evlerinde kazanırlarken, aşırı sağcı lider Le Pen ‘Bu takımda kimse Marseillaise’i (Fransız Milli Marşı) ezbere bilmiyor. Bunlar benim takımım değil’ demişti. En Fransızı bile aslında Bask olan, kahramanı Cezayirli bir takımla hiç yapamadıklarını yaptılar. Kupayı kaldırdılar. Karayipler’den, Büyük Okyanus’tan, Gana’dan, Senegal’den, Gine’den bir dolu oyuncu, hep birlikte.
Peki neden böyle oldu?
Çünkü Fransızlar şunu anladılar: ‘Futbolcunun babası işçidir. Babasından fakir futbolcu azdır’. Ülkenin işçilerinin çoğu göçmense, milli takımınızın da çoğu göçmen çocuklarından oluşmak zorundadır.
Biz, Almanlar buna bunca sene uyanmadıkları için, daha doğrusu yeni uyanmaya başladıkları için şük- retmeliyiz. Çünkü bir Türk futbol devrimi varsa, bunun nedeni, Alman hocaların ülkeye taşıdığı bilgi birikimi kadar, Almanlar’n, milli takımı sadece Polonya, Avusturya ve İsviçre kökenli oyunculara açmış olmalarıdır. Başta Türkiye olmak üzere Akdenizli göçmenlere açmak konusunda tedirgin davranmaları.
Fransızlar 60’larda başladıkları alt yapı hamlesine 90’ların ortasından itibaren tüm genç nüfusu dahil etmeye başladılar. Almanlar daha da gecikti. Ama uyandılar. Şunu biliyoruz ki, gün gelecek o kaynaktan eskisi kadar bol cevher gelmeyecek. Buna hiç kuşku yok.
Bugün Mesut’u, Serdar’ı vs. Milli Takıma almakta bu kadar zorlanışımızın sebeplerinden biri bu. Bu daha iyiye de gitmeyecek. Dün Uğur (Meleke) haklı olarak Almanya’daki arama tarama ekibimizin yeterli olmadığından vurgu yapıyordu. Ancak asıl mesele bu sürecin Anadolu ve Trakya’da nasıl işlediği aslında.
Bugün özellikle yaşanan kriz sürecinin dünyalılara hatırlattığı üzere, hiçbir şeyi üretim ve emek süreçlerini dışarıda bırakarak açıklayamazsınız.
Şu anda bahis konusu sürecin nasıl işlediğine bir bakın: Türkiye’de kalifiye ya da vasıfsız bir insana iş bulamıyorsunuz, Almanya’da iş gücü açığı olduğu için 1500 euro aylıkla yaşaması ve Türkiye’ye para göndermesi için Almanya’ya yolluyorsunuz. Sonra onun oğlu futbolcu oluyor ve 2 milyon euro verip geri almaya çalışıyorsunuz. Bu düzen yürür mü?
Bu size de bir şeyler hatırlatıyor olmalı.
Dünyanın en iyi fındığını kilosu 4 liradan Almanya’ya satıp sonra onun ürettiği Nutella’yı 10 katını verip geri almaktan Mesut, Hamit ve Yıldıray süreçlerinin farkı ne?
Yani mesele oradaki oyunculara ne yaptığın değil buradaki gençleri futbolcu yapamaman. Buradaki emek ve üretim sürecini düzeltirsen sadece Trabzon’dan her yıl 10 Mesut çıkar.
Türkiye, Avrupa’nın Brezilyası olur. Tüm liglerde ortalama 50 oyuncun oynar.
O zaman Mesut da kendi gelir. Gelmezse de kendi bilir.

Onların Terim’le meselesi var
Terim’in, Avrupa’daki 3. kuşakla bir meselesi olduğunu sanmıyorum, ama onların Terim’le bir meselesi var. Halil ve Yıldıray’ın kadro dışı kaldığının açıklandığı toplantıda Fatih Terim’e bu kararın Almanya’daki gurbetçiler üzerindeki etkisinin ne olacağını sormuştum. İfadesinden bu konuyu düşünmediği anlaşılıyordu. Mesut’un ‘Yıldıray’ın giremediği kadroya ben nasıl girerim’ diye düşünmesinden doğal ne var.
3. kuşak Terim’le çalışamıyor. Çünkü;
1- Biat etmiyorlar.
2- Kavga çıktığında kavgaya karışmak yerine ayıran oluyorlar.
3- Yetiştirilme tarzı gereği itiraz ediyorlar.
4- Haydi aslanım, kaplanım dolduruşlarına gelmiyorlar.
5- Sakat sakat oynamıyorlar.
Anlayacağınız tarzlar uyuşmuyor. Onlar için Löw’le çalışmak daha kolay. Türk hocaların geneli tarafından uygulanan Terim tarzı onlara ters.

Ya İngilizler de istiyorsa
Kazakistan Futbol Federasyonu İngiltere maçından sonra oyuncularının rakiple forma değiştirmesini yasakladı. Sebebi İngiliz basınında çıkan haberler. Kazak oyuncuların yaptıkları alışverişte birçok İngiliz Milli Takımı forması satın almaları. Gururlu millet.
Ama peki ya İngiliz futbolcular, onlar için de mana ifade etmez mi bu maç. Ferdinand önemli bir gol atmış. Beckham alkışlarla sahada, Upson yeniden hayata dönüyor vs.
Sanki bu yasak daha da ezik yapmıyor mu Kazakları. Daha vahim değil mi artık durum?

‘Şu anda sorunumuz yok’
Bu yazıyı yazarken henüz Skibbe’nin yardımcıları atanmamıştı ama Cevat Güler’in ismi geçiyordu. Galatasaray internet sitesinde yer alan habere göre Adnan Polat görevden alınmayla ilgili şunları söylemişti: Skibbe’yle şu anda bir sorunumuz yok.
Bu tip çalışmaları evliliğe benzetiriz ya zaman zaman. Karınıza şöyle demeyi denesenize ‘Şu an seninle bir sorunum yok’.
-Şu an mı? Sorun mu? Ben annemin evine gidiyorum. Allah müstahakını versin Mahmut!
İnsan, niyetini bu kadar mı belli eder.
Benden bir öneri. Eğer bu yazı yayınlandığında yardımcı hoca henüz açıklanmadıysa, Müfit Erkasap’ı getirin göreve. Yerinde bir karar olur.