Matteo Ferrari ‘Türk futbolunda taktik yok’ derken ne demek istiyor? tek ya da çok santrfordan değil herhalde

Matteo Ferrari ‘Türk futbolunda taktik yok’ derken ne demek istiyor? Üçlü ya da dörtlü savunmadan, tek ya da çok santrfordan değil herhalde. Hücum oynamaktan ya da savunma öncelikli bir oyundan da değil. Çünkü bunların hepsi iyi kötü bizde var. O zaman ne?
‘Ülkenizde fiziksel yapı ne kadar güçlüyse, düşünsel oyun ve taktiksel içgüdü o kadar az işin içine katılıyor. Tüm bunların arasında en vahim taraf, Türk futbolunda taktik yok. Yani ekol olarak bunun eksikliği gözüküyor!’
Bunu ilk söyleyen o değil. Bir dolu yabancı teknik adam. Bir dolu elit hoca bize bunu söylemeye çalıştı. Biz anlamaya çalışmak bir yana, onları ve söylediklerini tamamen reddedip işi hâlâ yerli/yabancı tartışmasıyla götürürüyoruz. Çünkü bilginin olmadığı yerde şovenizm olur.
Bizde yüzde yüz fiziksel bir oyun oynanıyor. Bu sert ve kaotik bir futbol. Bire bir fizik mücadelenin temel belirleyici olduğu bir futbol. Oyuncu tercihlerinden zeminlere ve hakem tavırlarına kadar herşey buna göre dizayn edilmiş.

Türk modeli
Burada başarının temeli şudur:
-Kavga eden sert bir orta saha,
-Sahada nerede duracağını bilen, dolayısıyla yabancı bir savunma göbeği,
-Bu temelin üzerinde parlamayı bilen yüzde yüz bireysel yıldızlar.
Böyle olunca da anlayamadığımız tezatlar da oluşuyor.
Tarihin gördüğü en iyi milli takımlardan birinin yedek de olsa santrforu Güiza’yı, Türk futbolunun tek uluslararası forveti Nihat’ı ve -tanımlamaya gerek yok - Anelka’yı kullanmak mümkün olmuyor.
Öte yandan onlardan çok daha yumuşak ve temposuz bir futbolla Arda, Alex ve Yusuf neredeyse tek başlarına şampiyonluk kazanabiliyor.
Bu işte bir bityeniği var. Ve bu iş Ferrari’nin söylediklerinde gizli.
Taktik aslında nedir?
Çünkü Nihat ve Anelka bir bütün içinde üstün yeteneklerini sergileyebilen oyuncular. Onları besleyen oyuncuların taktik yeterlilikleri ve ekibin taktik bütünlüğü onların performansını yüzde yüz etkiler. Ama Alex’te böyle bir durum yoktur. 85 dakika soğuk kalır, eğer takım skora direnmişse bir şutla işi değiştirir ve yıldız olur. Değiştiremediği her zaman da ‘Bu adam ne işe yarıyor?’ diye sorulur.
Taktik denilen şey 4-4-2/3-5-2 değildir. Bunların adı diziliştir.
Bir tanımla şöyle anlatılabilir. Taktik;
1-Topu ayağına alan hatta almaya hazırlanan oyuncunun aklındaki pas şablonlarını hızla değerlendirip en uygun olan adama topu geçirmesidir.
2-Tabii aynı zamanda bunun için diğerlerinin de bu şablonlara uygun şekilde yer alması/hareketlenmesi ve topu aldığında ne yapacağını bilmesidir.
3- Defansif anlamda topa sahip olanın nereye doğru yönlendirileceği, rakipten hızlı düşün davranabilmektir.
4-Burada bir kişinin yanlış yerde durması/yanlış yere hareketlenmesi, yani taktik disiplinden kopması ya da topa sahip olanın bu alternatifleri değerlendirmek yerine işgüzarlık yapıp bir anda topa basıp geri dönmesi her şeyi, tüm takımı bozar. Ve taktik filan kalmaz. Artık kartları yeniden dağıtmak gerekir. Ve rakip avantaj sağlar. Futbol işgüzarlık ve kişisel manasız risk almayı kaldırmaz.
5-Bir ekip topa sahip olan arkadaşlarına ne kadar çok pas alternatifi sunuyorsa, taktik olarak o kadar gelişmiştir. Tabii rakibe ne kadar az pas şansı sunuyorsa da...
6-Ve o topu ne kadar hızlı çevirebiliyorsa da o kadar tekniktir.

Rijkaard aslında ne yaptı?
İşte misal anlata anlata bitiremediğimiz, Barça bunun zirvesidir. Ve kuruluşunun da bir amacı vardır.
2004’de Rehhagel o zamana kadar kullanılan tüm pas alternatiflerine, ulaşılmış en yüksek top çevirme süratine ilaç olacak bir savunma geliştirdi. Parreira bunu Kompakt Savunma olarak adlandırdı. Adam markajından da yardım alan ‘Alan Savunmasının Zirvesi’ (Tabii milli takımlar seviyesinde. Çünkü orada bu tempo her zaman daha düşüktür. Savunma da daha kolaydır).
Bu, 2000’de Rijkaard’ın harika Hollandasını yıkan İtalya’nın oyun modelinin bir üst sürümü gibiydi.
Rijkaard’ın Barça’da attığı temeller hem Zoff’un hem de Rahhagel’in koyduğu çıtayı aşacak bir oyun zenginliği içindir. Pep bugün bunu doğru oyuncularla daha da mükemmelleştirdi.

Kasap-Cahil ve Dede
Yoksa Wenger ya da Pellegrini, Iniesta ya da Xavi topu aldığında bir taraftan Messi’nin diğer taraftan Maxvell ya da Alvez’in ceza sahasına Pedro’nun yanına dalış yapacağını bilmiyor olabilir mi?
Ama engel olamıyorlar? O pas alternatiflerini ve oyun süratini dizginlemek için Scala’nın zamanında söylediği gibi 11 kişi yetmiyor. En az bir kişi fazla olmalısınız.
Yani Messi’nin büyük oyunculuğu tamam da, bu taktik zenginlik olmadan dünyada kontrol edilemeyecek oyuncu yoktur.
Kendinize şunu sorun: Dünya Kupası’nda Güizalı İspanya mı daha favori, Messi’li Arjantin mi? Dedeyle, Yeniköy kasabının İspanyası. Yeniköy Kasabıyla futbol bilmeyen Rijkaard’ın temelini attığı İspanya.

Denklemi doğru kurmak
Del Bosque’nin, Terim’in, Hiddink’in, Löw’ün, Lucescu’nun yaptıklarında ve yapamadıklarında, söylediklerinde Türkiye’deki futbol felsefesinin ne seviyede olduğunu görmek mümkün.
Terim bu durumdan kaos futbolunu zirveye çıkararak başarı çıkardı. Sonra standart set oyununa dönmeye çalışınca başarılı olamadı. Bunun örneğini bazen aynı şampiyonada iki futbolu deneyerek de gösterdi. Hatta bazen aynı maçta. İsviçre ve Çek Cumhuriyeti maçlarını açıp bir daha izleyin. Set oynarken ne yapmışız, sahada kaos yaratınca ne olmuş daha net görmek mümkün olur.
Ülkenin gördüğü en zeki adamlardan Lucescu’ysa oyuncularına çok basit temel direktifler verip bunlara uymalarını sağlayarak başarılı oldu. Fazlasını istemedi. Bir nevi Terim’in temel kaotik oyununa bir tutam taktik serpiştirdi. Türk oyuncuların alacağı kadar.
Del Bosque’nin, Hiddink’in, Aragones’in ve daha birçoğunun başarısızlığıysa ise Ferrari’nin altını çizdiği temel duruma ikna olamayışları, inanamayışlarıydı.
Onlar Türk oyuncusunun standart bir Alman kadar taktik bilgisi ve içgüdüsüne sahip olduğunu düşündü.
Halbuki öyle değil. Öyle olsa Almanya 4. Ligi’nden oyuncu alıp ertesi gün milli takıma koymayız.

Bilgiyle tartışmak
Türkiye’nin en iyi oyuncusu, Nihat gibi temel eğitimden geçmediği sürece, ancak Stoke City’de yedek kalabiliyorsa, burada bir temel sebep vardır.
Türkiye’nin modern zamanlarda üst düzey liglerde görev yapmış sadece tek bir hocası olmuş ve o da bir sezon dahi tamamlayamamışsa bu da manidardır.
Ve bunca elit hocanın hocalığı tartışılıyorsa bu ülkenin algısında sorun var demektir.
Halbuki doğru algılayıp bilgiyle tartışırsak sebepleri ve çözümleri buluruz.
Bilgiyi reddedersek salakça bir şovenizmin içinde yiter gideriz.
İnancımı bu köşeyi takip edenler biliyor: Bu ülke futbolda Avrupa’nın bir numarası olacak kaynağa sahip.
Yeter ki, bilgiyle tartışmayı, kime saygı duyacağımızı ve cehalete prim vermemeyi bilelim.