Bir sporun ilgi çekmesi, medyanın onun üzerine çullanması, ancak ulusal kahramanların çıkmasıyla mümkün.
Eğer Olimpiyat gibi, Dünya ve Avrupa Şampiyonaları gibi organizasyonlarda parlayan bir sporcunuz yoksa o sporu medya satamaz. Bu mümkün değil.
Bu ülkede futbol ve güreş dışındaki oyunların, misal basketbolun, misal voleybolun, halterin sayfalarda TV’lerde yer bulması ancak böyle oldu.
Spor medyası neden yokBu Türkiye’ye özgü bir şey değil.
98’de Dünya Kupası’nı kazanmadan önce Fransa’da futbol bir numara değildi.
Hâlâ İngiltere’deki yıllık spor takvimlerine basketbol girmiyor.
Bisiklet, ABD’de bir Avrupa sporu olmaktan Armstrong sayesinde çıktı.
Güreşle Hollanda’nın bir alakası yok.
Halter Belçika’da hiçbir TV’de yer bulamaz.
Yani eğer ülkenizde o sporun kahramanları yoksa medya o sporu satamaz, o spor da daha da büyümez.
Türkiye’ye özgü olan şu: Biz de hemen hiçbir sporun kahramanı olmadığı için medya sporu hiç satamıyor. Hatta spor sayfaları yapmıyor. Çünkü bu ülkede evrensel anlamda spor yok. Üç temel spora bakın. Atletizm, cimnastik, yüzme. Hangimiz, kaçımız okul çağında bunlardan birini gerçekten yaptık?
Okullarda sporun algılanışı kasa üzerinden takla atmaksa o ülkede spor olmaz.
Her Avrupa zaferinin ardından havaya yüz bin mermi sıkılan ve Avrupa’nın en kalabalık ordusuna sahip bir ülkede bir atıcılık şampiyonu çıkmıyorsa o ülkede spor yoktur.
Bu yüzden olimpiyatta bir boks maçında sahaya Trabzonspor havlusu atılır ve şaşırırız. Halbuki o kadar normal ki! Spor başka bir şey, Trabzonspor başka bir şey. Trabzonspor neredeyse bir din, boks ise bir spor. Brezilyalı haç çıkarıyor. Benim antrenörüm Trabzonspor havlusu atıyor. Aynı şey!  
Futbol medyasının da olimpiyatlarda sporu hatırlamasına kızmayın.
Biz spor medyası değiliz...
Bizim işimiz bir çeşit kısır siyaset yorumculuğu.
Bu ülkenin en güçlü 2 partisi AKP ve CHP değil, Fenerbahçe ve Galatasaray. Sonra da Beşiktaş ve Trabzonspor geliyor. Nasıl ülkenin siyaseti türlü kısır ve abuk subuk çekişmelere kilitlenmişse, futbol denen ve aslında spor değil bir çeşit siyaset olan oyun da aynı şekildedir.
İşte bizim işimiz bu siyasetin üzerine laf üretmek. Hepsi bu!
Nasıl bir Avrupa zaferi sonrası tüm siyaset, magazin vs. yazarları futbol yazıyorsa, biz de bir olimpiyat hezimeti ya da zaferi olunca elimizden geldiğince spor yazıyoruz işte...
Mevzu bundan ibarettir.
Spor medyası neden mi yok?
Çünkü bir şey olmadan medyası da olmaz.

Beycing olur Beijing olmaz
Ben yazmayı öğrendiğimde, Chicago değil, Şikago yazılırdı o şehrin adı. Barcelona değil, Barselona.
Ayrıca başka bir alfabede yazılan özel isimleri de okunduğu gibi yazardık. Yani ben okuldayken Mihaliçenko yazılırdı Rus oyuncunun adı. Ahmet Hasan yazılırdı, Ahmed Hassan değil. Şimdi Şevşenko yazmıyoruz da Shevchenko yazıyoruz nedense! Küçük Amerika olduk ondan herhalde!
Öte yandan neyse ki hâlâ München demiyoruz, Münih diyoruz. Misal; İtalyanlar da Monaco demeye devam ediyorlar Münih’e. Almanlardan da bir tepki yok, çünkü adamların daha önemli işleri var.
Şimdi Çinliler, Pekin’e Beycing dememizi istiyorlarmış. Biz daha da ileri gidip Beijing diye yazmak peşindeyiz. Yoksa artık okunduğu gibi yazılan bir dil olmaktan da mı çıktık?
Her zamanki gibi hemen kabul edelim adamları kırmayalımcılar türedi. Sanki bir tek biz böyle diyormuşuz gibi!
Bakın L’equipe’de, da Jeux DOlympique de Pekin 2008 diyor.
İtalyanların Corierra della serra’sı  Giochi di Pechino 2008
İspanyolların Marca’sında Juegos Olimpicos Pekin 2008
Almanların Frankfurter Allgemeine Zeitung’u Olympia 2008 - Die Spiele Von Peking.
Ama biz öncü kişiliğimizle hemen atlayacağız ve Beijing yazacağız, okunduğu gibi Beycing hatta Beycin de değil...  Belki yaparsak bize Turkey demezler. Komiğiz komik!
Ama ne olacak! Kendi olimpiyat gümüş madalyalı sporcusunun adını bile Abeylegese okuyup Abeylegesse yazan bizden ne beklenir!




Çeşitleme
1-Skibbe üzerine yazmayı düşünüyordum, ama sıra gelmedi. Önümüzde yine hayatımızın futbol olacağı koca bir sezon var. Ama şu kadarını söyleyeyim:  Skibbe fena halde Saftig’i çağrıştırıyor.


2-Seyirci kıtlığı sadece Türkiye sınırları içinde bir sıkıntı değil. Avrupa’nın en kalabalık tribünlerinin olduğu Almanya’daki Türk nüfusuna da sirayet etmiş bir hastalık. Bu yaz boyunca Milli Takım, Almanya’da 3 hazırlık maçı oynadı. İsviçre ve Avusturya’da 5 Avrupa Şampiyonası maçı ve nihayet Duisburg’da bir Süper Kupa maçı. Hiç dolduramadık bize ayrılan yeri. Sorun Türkiye’de değil yani, Türkler’de. Bu konu bir çalışma ve araştırma gerektiriyor.


3-Hasan Doğan ismini statlara ve her yere verme yarışı korkunç bir tezat oluşturuyor. Futbola akıl soktuğu için, mantık soktuğu için, bilim ve alt yapı sokmaya çalıştığı için bu kadar sevildiğini düşündüğüm bu akil adamın vefatından bu kadar kısa süre sonra yapılan bu putlaştırma çabası ne acayip bir tezattır. İnsan bu kadar mı yanlış anlaşılır?  


4-Ve atletizm. Cüneyt Abi’nin hayata gözlerini kapatmasının ardından ilk olimpiyatta böyle bir 100 metre finalinin koşulması, böyle bir mucize adamın sahneye çıkmasıyla yarışın başyapıta dönüşmesine ne demeli! Bir daha ve daha fazla mı üzülmeli. Ben Usain Bolt’un farkında olmadan yaptığı bir selamlama olarak görmeye çalışıyorum bu acayip performansı.
Ruhu şad olsun! Bir kez daha...