Milli atıcının utancı

Uluslararası barajı geçen tek atıcımız Abdurrahman Akgün, 1956 model silah ve antika atıcı ceketiyle gittiği Milanodaki Dünya Kupasında hayatının utancını yaşamış. Yoksulluk tamam da, bölge sporcusu utanca alışamamış

Kırk yılda bir, duyduklarına inanamazsa, "Vış Kele" der geçer. Yani "Vay canına be". Böyle şeyler de mi olurmuş hayatta. Allah Allah. Ne biçim iş bu ya!..Diyarbakırlılar hayrete kapılmakta zorlanırlansa da onların birçok normali "Vış Kele" gelir bana. Hem hayret, hem dehşete düşerim.Hatta utanır ve ayıplarım. Tuhaftır. Diyarbakırlı bir milli sporcumuzun Milanoda yaşadığı utanca ben de şaşırmadım.* * *Adı Abdurrahman Akgün sporcumuzun. Dicle Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksek Okulu mezunu. Kendisi milli atıcı. Türkiye rekorları var. Dört kez Türkiyeyi temsil etti. Yani dört kez milli. 2000 yılında Romanyada yapılan Balkan Gençler Şampiyonasıda takım halinde üçüncü olan ekipte yer aldı. Hatta o takımın birincisiydi. Ay - Yıldızlı kokart onu, o da Ay - Yıldızlı kokartı yüceltti kısaca.Şu anda da uluslararası barajı aşan tek Türk atıcı. Son milli oluşu, 2004. İtalya, Milano Dünya Kupası. İşte bu utanç Milanoda yaşandı. Gerisini Abdurrahman Akgün anlatsın:* * * Diyarbakırlı kolay kolay hayret etmez bir şeye. Ölüm de doğaldır onun için, düğün de, kaza da. "Her zamanki gibi yabancı sporcular, idarecilerle hasret gideriyorduk. Bizim branşımızda insanlar birbirleriyle çok samimidir. Dosttur. Bir de atıcılıkta geliştirilen malzemeleri sorarız birbirimize.Benim üzerimde bir atıcı ceketi var. Hayli eski. Atıcılıkta ceket, süs değil çok önemli. Sıkı bir cekettir bu. Vücudu sarar ve nabız atışlarının nişan almayı etkilememesini sağlar. Sabit durmaya yardımcı olur. Yabancı idarecilerden bir Alman, yanıma yaklaştı. Meğer atıcı ceketi üreten fabrikası varmış. Üzerimdekinin antika olduğunu ve çok yeni modelleri çıktığını söyledi. Biliyordum. Benim üzerimdeki 140, onun söyledikleri 600 Euroydu. Alacağım dedim. Ama adam ne bilsin çok iyi niyetliydi. Mademki alacaksın sana 300 Euroya vereyim bir tane teklifini getirdi. Dedim ya adam farkında değil. Bizde ceket almak kolay mı. Yazılar yazacaksın. Onaylar alacaksın. Sıranı bekleyeceksin. Ya da cebinden vereceksin. Bende o para ne gezer. Üniversiteyi bitirdiğimden beri işsizim. Kızara bozara, alamam dedim. Hediye etmeyi teklif etti, kabul etmedim. Kaçıp gittim yanından. Şampiyonanın sonuna kadar da adamla karşılaşmamaya çalıştım. Çok utandım"* * *Aslında utanacak bir sürü nedeni vardı Abdurrahmanın. Elindeki tüfek bile kendisinden yaşlıydı. Rakipleri fabrikadan çıkmış sıfır tüfeklerle hedef ararken, o 1956da imal edilmiş tüfeğini kullanmaktaydı. Türkiye sınırları içinde alışmışlardı bu duruma. Malzeme sıkıntısı, eski tüfekler, antika yelekler, imkansızlıklar ve ilgisizlik onlar için normaldi. Ama milli formayla ayıp oluyordu doğrusu. Ne demekti bir sporcunun milli olması ? "Sen Türkiyeyi temsil ediyorsun kardeşim" değil mi? Türkiye bu muydu? Antika malzemelerle Dünya Kupasına gönderdiği sporcusunu utandıracak kadar güçsüz müydü bu ülke? Bunları Abdurrahman değil ben soruyorum. Çünkü o çoktan "Vış Kele" deyip unutmuş bile. Hatta geleceğe umutla bakabiliyor. Mesela bana diyor ki, "Siz yazsanız bana bir öğretmenlik kadrosu verebilirler".Şimdilik Abdurrahmana ağabeyi bakıyor. Bir de onu milli yapan ülkesi; uzaktan ve dik dik ..."Vış Kele". Diyarbakırda atıcılık en eski sporlardan biri ve 1940lı yıllara dayanıyor tarihi. Bir tür "ata sporu" yani. Az buz değil, 70 tane de sporcusu var kentin. Her milli takımda mutlaka Diyarbakırlı oluyor yıllardan beri. Hatta olimpayata giden bir atıcı bile yetiştirmiş Diyarbakır; Atinadaki bedensel engelliler olimpiyatında Muhittin Cemiloğlu temsil etti Türkiyeyi.Lakin iş malzemeye gelince bu madalyon tam tersine dönmekte. Atıcılık İl Temsilcisi Kadri Akgünün anlattığına göre, havalı silahlarda "idare ediyorlar". On tane tüfekleri var. Ateşli silahlar, özellikle tüfekte ise halleri içler acısı. Mermi yok mermi. Diyarbakırın durumu belli. Onbeş yıl süren terör belasından sonra "techizat" öylesine korkulur olmuş ki, atıcılara mermi bulmak bile dev formaliteler gerektirir hale gelmiş. Hadi mermi buldular, pahalı falan aldılar. Bu sefer de eldeki tüfekler sporcu sayısına yetmiyor maalesef. Beş tane tüfekleri var. Tabi hepsi antika kategorisinde.Bu şartlarda Diyarbakırlı hedefi vurabiliyorsa, bunun adı "özel yetenek" olmalı. Artık Diyarbakırlının her sevdiği elini yakmamalı. Ünlü manide olduğu gibi:Mardin Kapı şen olur. Dibi değirmen olur. Buralardan yar seven. Mutlaka verem olur. Kurşuna hasret Terörün kirli yüzünü iyice görebilmek için seçtiği kurbanların temiz suratlarına bakmalısınız. İşte o zaman gerçekten köle edilmek istenenin halk olduğunu anlarsınız. Niye öldürüldü Diyarbakırın efsanevi emniyet müdürü Gaffar Okkan ? Çünkü işini iyi yapıyordu. Üstüne üstlük o Diyarbakırlıyı, Diyarbakırlı onu seviyordu. Terörün ayakları altından yer kayıyordu Diyarbakırda.Diyarbakırlı, geç bulup çabuk kaybettiği Emniyet Müdürünü hâlâ unutamadı. Nasıl unutsun ki ? Konu bir sokak çocuğundan açılınca, rahmetli Gaffar Okkanın "boyacı çocuk" hikayesi geliyor gündeme. Günün birinde polisler sokakta hırsızlık yapan bir çocuğu yakalamışlar. Hafiften hırpalamaktaymışlar. Müdür yetişmiş. Çocuğu ellerinden almış. Bir de ayakkabı boya sandığı ısmarlamış. Çocuğu Emniyet Müdürlüğünün kapısına konuşlandırmış. Emir vermiş, "Memurlar on beş günde bir, amirler her hafta bu çocuğa ayakkabı boyatacak". Okkan efsanesi Bir gün Gençlik ve Spor Şube Müdürü İbrahim Kardeş, Gaffar Okkanı aramış. Demiş ki, "Atatürk Koşusu birincilerimize Emniyet ödül vermek ister mi ?" Yanıt, beklendiği gibi:"İkincilerin, üçüncülerin ne suçu var ?"...Ertesi sabah resmi araba ödülleri yıkmış il müdürlüğü kapısına.Arıyor Diyarbakırlı Gaffar Okkanı. En çok saygı duydukları insanın en insafsız şekilde yaşamdan koparılması Diyarbakırlının yüreğini hâlâ acıtıyor. "İkincinin suçu ne ?" Cami imamı teknik direktör YARIN

Mesut Özil'i utandıran anlar!

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber