İlk İzlanda maçını teknik direktör Sampaoli’nin hemen arkasından izledim. Kulübenin dibindeydim. Vücut dili pek iyi değildi. Çok panik, tedirgin... Bu kadar panik olmasına şaşırdım. Sanki başına geleceklerini biliyormuş gibiydi. Onu izledikçe ben panik oldum.

Ardından kampa gittim. Arjantinli meslektaşlarım bunun doğal olduğunu söyledi.

“Son finali kaybettikten sonra artık tek çarenin kupayı kazanmak olduğunu tüm takım biliyor” dediler. Belli ki teknik adam bu baskıyı kaldıramıyor. Messi de aynı baskının altında. Sanki zorla oynuyor. Saha içinde sakin gibi gözüküyor ama bence kendisi bu baskıyı Sampaoli gibi gösteremiyor. Dışa vuramıyor. Takım elenirse sonunda ihale bu iki isim üzerinde kalacak.

Arjantin’in en büyük sorunu futbolun gerçeklerinden uzak olması. “Vamos” diye kenardan bağırarak olmuyor bu işler artık. Kendi eleme grubunda Brezilya ve Uruguay’ın ardından ancak üçüncü olabilmiş. Son anda vizeyi almış. Burada oynadığı iki maç ise güçlü Avrupa takımları, İzlanda’ya ve Hırvatistan’a karşıydı.

Hâlâ tartışılır Avrupa Şampiyonası mı Dünya Kupası mı daha zordur diye?

Sebebi Avrupa takımlarının daha sistemli ve taktiksel açıdan daha üstün olmalarıdır.

Önce İzlanda ardından Hırvatistan, Arjantin’nin gerçek seviyesini ortaya çıkardı.

Kempes, Maradona, Batistuta, Ortega, Caniggia ve Messi’nin ülkesinin kupayı kazanmasını istemek gayet doğal ve romantik bir sebep. Benim de isteğim bu yöndeydi. Ancak bir de gerçekler var. Zorla güzellik olmuyor. Messi daha önce milli takımı bıraktı. Zorla döndürdüler. Ama sadece fiziken dönmüş. Kesinlikle sahada değil. Keşke doğru bildiğinden, kararından hiç dönmeseydi de bu günleri görmeseydi...