Futbolumuz her yıl sportif anlamda bence bir kısırdöngü ile debelenirken, Kulüpler katlanarak büyüyen borç batağının içinden çıkmaya çalışıyor. Yakın vadede buradan bir kurtulma umudu olmadığı gibi ana gelir kapısı durumundaki “maç yayını” kaleminin yayıncı kuruluşun hesabı döndürememesi nedeniyle bir sonraki dönemde bu paraları verecek bir yapının olmama tehdidi de kapıda görünüyor.

Buralara neden geldik ve nasıl kurtuluruz?

Digiturk’un 2016’da toplam üye sayısı 3.150.000 adetken, 2018’in 4. Çeyreğinde bunun da 2.610.000 sayısına düşmesi ve yeni sezonda üç aşağı beş yukarı bu kadar abone ile yola devam edileceğinin beklenmesi yayıncı kuruluşun yükümlülüklerini yerine getirememesinin başlıca nedeni olmuştur. (**)

Yayıncı kuruluş neden abone sayısını arttıramadı, sorusunun cevabını ararken elbette onun yayın içeriğini beslediği unsurların da burada etkili olduğunu söylemeden geçemeyiz. Ürünün hangi pazarlama araçlarıyla piyasada tüketiciye sunulacağı bir profesyonelliktir. Ülke gerçekleriyle pazarlama stratejilerinin birbirlerini etkileyen unsurlar olduğunu mutlaka akılda tutmak gerekir; ancak meseleye sadece ülke gerçekleri çerçevesinden bakmak da artık bugünü kurtaramıyor.

“Futbolun yorumu” dediğimiz unsurun ülkede magazinel bir olguya dönüştürülmesi onu değersizleştirmektedir.

Bugün ekranlarda yorumcu olarak oturan ve pastadan büyük paralar alan kişilerin işin teknik taktik boyutunun çok çok altında kalan karanlık tarafına odaklanarak yaptıkları değerlendirmeler ürünü satın alan kişi için artık bir anlam ifade etmemektedir.

Premier Lig ile Süper Lig kıyaslaması sadece bir tarafta büyük paraların getirdiği konfor sayesinde yetenekli teknik direktör, yıldız futbolcu bolluğu ile açıklanamayacak kadar artık karmaşık bir hal almıştır. Bu karmaşıklığı anlamaya, çözümlemeye, kritiğini yapmaya çalışan yorumdur ilginç olan.

Önceki yıllarda 20 yıl başkanlık yaptığı için artık bırakması gerektiği yönünde Aziz Yıldırım değerlendirmesi yapan medyadaki yorumcuların bir kısmının ironik bir şekilde eleştirdikleri kişiden iki misli süre görev başında olmaları bu ülkenin en trajikomik durumlarından biridir.

Üstelik onların neredeyse tamamının bu ülkede futbolun kalbine hançer saplayan olay olurken meslek sorumluluklarını yerine getirmek yerine operasyoncuların şak şakçısı konumunu kendilerine layık bulmaları aslında gazeteci, haberci etiketini de gerektiği gibi taşıyamadıklarının en güzel ispatıdır.

“3 Temmuz’da ne yaptınız?” sorusuna bir cevabı olamayanların kokmaz, bulaşmaz şekilde etrafta hala medya mensubu olarak dolaşmaları bugün futbolumuzun en temel sorunlarının başında gelmektedir, bu unutulmamalıdır.

Hiç kuşku yok ki futbolumuz için milat 3 Temmuz’dur. Futboldan anlamayan ve tamamen siyaseten bir amaç güdelerek gerçekleştirilen bu kumpas sonrasında sadece gelirler azalmadı futbola duyulan güven de yok oldu.

O tarihlerde futbolun bağırsaklarının temizliği olarak görülen operasyona özellikle futbol dünyamızdan alkış tutanların ne kadar sığ ve dar görüşlü olduklarını aradan geçen 8 senenin sonunda çok daha iyi anlayabiliyoruz.

3 Temmuz’un hemen bir kaç gün öncesinde dört büyük Kulübümüzün toplam piyasa değeri 2 milyar € mertebelerinde ve hızla büyüme trendi içindeydi. 2 yıl sonra bu tutar dörtte birine kadar gerilemişti. (*)

Bugün bırakın değerden konuşmayı borç batağında bir tablo ile karşı karşıyayız ve reelde böyle durumlardaki şirketleri normal şartlarda Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu ve Trabzon’daki herhangi bir çayocağı sahibine bedelsiz devredebilirsiniz.

Futbol etkisi çok büyük bir spor organizasyonudur. Eğer 3 Temmuz olmasaydı bugün büyük bir ihtimalle onun etrafındaki hemen tüm bileşenler de büyüyecekti.

3 Temmuz’dan hemen bir sene önce gerçekleştirilmiş yayın ihalesinin 321 milyon dolar gibi rekor bir teklifle sonuçlanmış olduğu unutulmamalıdır. O gün futbolumuzun karşılığı reelde onunla ölçülebilirdi.

Beş yıl sonra zorla ittire kaktıra 500 milyon dolara çıkması futbolumuzun değerinden değil, siyasetin yardımıyla olmuştur ki bunun 3,8 TL’ye sabitlenmiş dolar kuruyla ölçülmesinin ne kadar anlam taşıdığı da ayrı bir tartışma bahsidir.

Futbol, 3 Temmuz’dan bu yana güvenirliği olmayan bir duruma dönüşmüştür. 3 Temmuz yargısının aradan geçen 8 senenin sonunda hala ortada kafa bulandıran şekilde durması hiç kuşku yok ki futbol izleyicisinin durum karşısındaki tutumunda da belirleyici olmuştur.

Sorunu tarifleyemediğiniz ve üzerini örtmeye çalıştığınızda geriye kalan şaibe olur.

Tam da şuyuu vukuundan beterdir, sözünün karşılığıdır!

Zamanında 3 Temmuz’un büyük bir kumpas olduğunu net olarak ortaya koyabilmek gerekiyordu.

Yok eğer 3 Temmuz bir kumpas değilse o zaman en ağır şekilde cezalarının verilip, tüm paydaşlarının futboldan uzaklaştırılmalıydı.

Bugün ister istemez saha içinde ve dışındaki her olay 3 Temmuz miladıyla değerlendiriliyor.

Premier Lig’deki en sıradan tartışmalı bir pozisyona ülkemizde olmadık anlamlar veriliyor. Çünkü gerisinde ne olup bittiğini kimse bilinmiyor. Hiçbir şey yoksa bile o şuyuu’nun yarattığı bir kafa karışıklığı var. Herkes ister istemez bu zihin bulanıklığını yaşıyor.

3 Temmuz sezonunda saha içinde maç yöneten tüm hakemler sonrasında görev yapmaya devam ettiler.

Futbolcular sahadaydı. Yöneticiler de koltuklarında…

Bakın ne olduğunu bilerek yazıyorum, 3 Temmuz benim için neden ve kim tarafından yapıldığı ve sonuçlarından kimlerin nasıl nemalandığına kadar bilinen “net” bir olaydır. Yıllarca da bunu dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Ancak kamuoyu dediğimiz olgunun farklı bilgilenme, öğrenme yolları vardır ki bunlar daha çok anonim gelişir ve oluşur. Algı dediğimiz o büyülü fenomenin yarattığı önyargıyı ortadan kaldırmanız tek başınıza mümkün değildir. Bu aynı zamanda çok büyük bir deformasyon anlamına da geliyor.

Cüneyt Çakır’ın Türkiye’de başka Avrupa’da başka maç yönetiyormuş görüntüsü işte bu büyük algının sonucudur. Kafalar karışıktır. Daha bugün, sezon başlamadan MHK Başkanı hakkında oluşturulan da böyle bir şeydir. O bundan sıyralabilmek için geçen senelerin tartışmalı maçlar yöneten iki hakemini kurban olarak seçip, işine son veriyor. İkna edebiliyor mu? Yetiyor mu? Hayır! Aksine daha da kafaları karıştırıyor. Demek mesele sadece şuyuu değil, vukuunda da bir şeyler dönmüş diye düşünüyor insan. Kısır döngüyü görebiliyor musunuz?

Sıradan bir futbol izleyicisi Türkiye’deki oyunu temiz bulmuyor. Sahada olan biten her şeye karşı şüpheyle bakıyor. Üstelik bunu da besleyen, büyüten bir ortam var ki en başından beri anlatmaya çalıştığımız 3 Temmuz algısıyla birleştiğinde içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Bu artık aynı zamanda kendini bitiren, zehirleyen, yok eden bir canavardır.

Net olarak söylüyorum bugün sahnedeki aktörlerin hiçbiriyle daha değerli bir ortam yaratmanız mümkün değildir. Yetmez!

Hakemlikten gelme yorumcuların hakem kararlarını yorumlama formatına ve jargonuna bir bakın; en büyük ipucunu onlar veriyorlar bize. Adamın ciğerini bilirim diyor bir tanesi yıllardır. Bu bir empati yeteneğidir ve büyük bir ihtimalle o ciğer yıllar önce görevi aynı kafa karışıklığı ile icra etmiştir.

Faal olarak hakemlik yapanların görevlerinin sonlarına doğru gelecekte MHK içinde görev alma plan ve programıyla hareket ederek lobi oluşturduklarını dinliyoruz son bir kaç sezondur. Bu tuhaf ötesi, acayip bir durumdur.

MHK dışında kalan emekli hakemlerin bir süre medyada en keskin yorumu yaptıktan bir dönem sonra MHK’ye ya da Federasyon’da benzer bir göreve gelmesiyle başka bir şeye dönüşmesi de artık oldukça sıradan bir durum olmuştur.

Görevlerine son verilen Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar’ın bu sene medyada yorumcu olarak hakem hatalarını yorumlamaları beklenen bir son değil midir?

Bir sene sonra da MHK’da görev almaları işlerinin doğal sonucu değil midir?

İki sene sonra genç hakemlerin hocaları olmaları?

Üç sene sonra Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar’ın nasıl maç yönettiklerini kim hatırlayacak?

2006 yılının şampiyonluğunun el değiştirdiği bir maç yönetmiş hakem yıllar sonra insanlara hodri meydan diyebiliyor. 13 yıl boyunca neden sustun da bugün bu cesareti gösteriyorsun?

Ama bu ülkenin gerçeğidir.

Tribünleri dolduran 20’li yaşlardaki taraftar bunu ne kadar bilebilir?

Konuşacak, yazacak, anlatacak o kadar çok detay var ki…

İşte deniz bitti. Su kalmadı, sığ, kokuşmuş bir birikintide herkes kendini kurtarma telaşına düşmüş durumda.

Yayıncı kuruluş zarar ediyor ve sözleşmeyi bozmak istiyor. Zorla güzellik olur mu olmaz mı, orta yol nasıl bulunur göreceğiz. Ancak hepimize burada bir sorumluluk düşüyor.

(*) http://www.milliyet.com.tr/skorer/uzay-gokerman/3-temmuz-un-maliyeti-2898595

(**)https://t24.com.tr/yazarlar/tugrul-aksar/digiturk-bu-yukun-altindan-kalkabilir-mi,22841

http://twitter.com/uzaygokerman