Ah Bodrum Vah Bodrum…

Eklenme Tarihi18.08.2015 - 15:01-Güncellenme Tarihi18.08.2015 - 14:26
 
Ramazan Bayramı sonrası okuduğum bir gazete haberi bir yandan içimin cız etmesine neden olurken, bir yandan da Bodrum Yarımadası’nın geldiği içler acısı durumu çok iyi anlatıyordu: "Tekneler Bodrum'da Cennet Koyu’na sintinelerini boşaltıp gittiler". Doğal güzelliklerine kıymet verilmeyen, sadece görmek ve görülmek için gidilen sonra da pisliğini atıp terkedilen ucube bir tatil yeri.
 
2000’li yıllarla birlikte tüm Türkiye'yi kıskacına alan rant ve zevksizlik talanı Bodrum Yarımadasını da kanser gibi ele geçirip yuttu ne yazık ki. Yüzeysel, ticari ve yapaylığa teslim olmuş mekanlar her yeri işgal ederken yerel, otantik ve özgün mekanlar hızla yok oldu. Güzelim Bodrum mimarisi sonradan görme yazlıkçıların ve özenti mimarlarının siteleriyle dolduruldu. Yörenin mimarisine ve kültürüne hiç saygı gösterilmeden inşa edilen ve sadece birkaç ay kullanılan milyon dolarlık yazlık evler, devasa oteller koyları virüs gibi sardı. Ruhu ve kültürü hızla tüketilen, artakalmış doğal güzellikleri ise beyaz beton çölleri arasında hızla yok olan kimliksiz bir yere dönüştü Bodrum.
 
Oysa bir zamanlar Bodrum'a gelmek demek büyük şehir kalabalığından, karmaşasından, sahteliğinden kaçıp kurtulmak demekti. Koylar arasında doğayla ve denizle iç içe olmak, dar kasaba sokaklarında en rahat halinle umarsızca dolaşmak, güzel doğanın ve havanın tadını çıkarmak, ruhen ve bedenen arınmaktı. Köy bakkalından, manavından, kasabından alışveriş yapmak, esnafla sohbet etmek ve her şeyin en tazesini almak demekti. Pazarda köylülerle buluşmak tazecik sebze ve meyveyi koklayarak alışveriş yapmaktı. Yörenin dokusuyla buluşan evler ya da otellerde kalmak, her şeyiyle Ege atmosferini teneffüs etmek demekti. Ayakların suya değerken, karşından güneş batarken en rahat halinle yemek ve içmek, sevdiklerinle sohbet etmekti.
 
Bodrum’daki değişim aslında havaalanının yapıldığı 90’li yılların sonunda başladı ve 2000’li yıllarla birlikte ivme kazandı. Önce havaalanından kasabaya kadar uzanan yolda yavaş yavaş büyük oteller koyları doldurdu. Ardından yazlık site istilası baş gösterdi. Yarımadadaki deniz kıyıları, dağlar tepeler hızla yazlık evlerle dolmaya başladı. Küçük köy yolları hızla büyürken, büyük marketler, benzinciler, mağazalar her yerden yükseliyordu. Sakin, masmavi temiz koylar hızla “moda” hale gelip paparazzi akınına uğrarken bulanıklaşan, kirlenen deniz, tadını yitiren restoranlar gözden kaçıyordu. Sıra sıra dizilen tekneler, ardı ardına açılan İstanbul mekânlarının şubeleri yarımadanın çehresini yavaş yavaş değiştirmeye başladı. Ne burada yaşayanlar elindekiyle yetindi ne de tatile gelenler korumak için uğraştı. Herkes açgözlülükle daha fazlasını istedi. Daha çok ev, daha çok otel, daha çok iskele, daha çok tekne...
 
2015 yılı itibarıyla Bodrum’a artık “Ege sahil kasabası” demek maalesef mümkün değil. Dünyanın herhangi bir yerinde olabilecek şaşaalı marinaları, yine dünyanın her yerinde olabilecek lüks otelleri, zincir restoranları ve mağazaları ile yerel, otantik hiçbir unsur barındırmayan dev bir tatil yöresi. Sokağa çıktığınız her an trafik çekmek zorunda olduğunuz, rezervasyon yapmadan restoranlara gidemediğiniz, yediğiniz sıradan yemeklere ve kötü servise dünyanın parasını ödediğiniz hızla tüketilen bir yer.
 
Son Bodrum ziyaretimde uzun bir aradan sonra kasabayı ziyaret ettim. Bir zamanlar Bodrum kültür ve mimarisinin en güzel sembolü olan Ahmet Ertegün’ün artık yüzüne bile bakılmayan güzelim evinin önünden hüzünle geçtim.  Çardaklı sevimli plaj diskosundan beşinci sınıf show yerine dönüşen Halikarnas’ın eski günlerini hatırladım. Mandalina ağaçlarının altında güzel yemekler yediğimiz Sapa’nın yerini bulmakta bile güçlük çektim. Yıllar önce “Bodrum Bodrum” diye şarkılara konu olan güzelim Ege kasabasının geldiği son durum için bestelenen şarkı olsa olsa  “Ah Bodrum Vah Bodrum” diye düşündüm üzülerek...
Etiketler