ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton önceki gün, “Büyük güçlerin (BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ve Almanya) İran’a karşı yeni yaptırımlar öngören bir karar tasarısı taslağı üzerinde anlaşmaya vardığını ve taslak metnin Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerine ulaştırılacağını” açıkladı.
Reuters, haberi “acil” koduyla geçtiğinde saat 17.30 idi...
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İstanbul’da köşe yazarlarına “Artık yaptırımların psikolojik zemini kalmamıştır” dediği toplantının üzerinden henüz 3,5 saat geçmişti...
Davutoğlu’nun bu hükmü vermesine dayanak teşkil eden ise kendisinin Tahran’da Brezilyalı ve İranlı muadilleri ile birlikte, “uranyum takası”nın Türkiye üzerinden yapılmasını öneren bir ortak bildiriyi imzalamış olmasıydı.
Clinton, İran’a yaptırım metninin hazır olduğunu, Tahran’da bu imzaların atılmasının üzerinden sadece bir gün geçtikten sonra açıklıyordu.
Görüldüğü gibi nükleer kriz, karşıt yönde rüzgârlar estiriyor.
Kendimizi bu rüzgârlardan koruyup sakin kafayla düşünmezsek ne olup bittiğini anlamamız güçleşir.
İran’ın 1200 kilo düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumunu (LEU-Low-enriched uranium) ülke dışına tek seferde çıkarılmasını nihayet kabule yanaşması, yaptırımların psikolojik ya da maddi zeminini gerçekten de ortadan kaldırır nitelikte mi?
Tahran’da imzalanan metnin gerçekçi bir çözümlemesi bu soruya olumlu cevap vermemizi maalesef mümkün kılmıyor.
Birincisi, Tahran bu öneriye ilk kez “evet” demiyor. 1 Ekim 2009’da 1200 kilo uranyumun, Tahran Araştırma Reaktörü’nde sadece tıbbi amaçlarla kullanılabilen nükleer yakıt çubuklarına dönüştürülmesi için Rusya ve Fransa’ya tek seferde teslim edilmesine “evet” demiş; ama ardından 18 Kasım’da caymıştı.
İran’ın yeni yaptırım karar tasarısı taslağının ortaya çıkmasına bir gün kala bir kez daha “evet” demesi bir tesadüf değildir.
Ekim 2009’da 1400-1500 kilo arasında LEU’ya sahip olduğu tahmin edilen İran’a sunulan, gerçekten de bir “güven artırıcı önlem” önerisiydi.
İran “evet” derse elindeki miktarın yüzde 80’ine denk düşen, bir atom bombası üretmeye yetecek miktardaki 1200 kilo LEU’yu bu amaçla kullanamayacak ve bu sayede müzakereler için zaman kazanılacaktı.
Ekim 2009’dan bu yana uranyum zenginleştirmeye devam eden ve devam edeceğini söyleyen İran’ın elindeki LEU miktarını şimdi yaklaşık iki katına çıkardığı tahmin ediliyor.
Dolayısıyla nesnellik ölçüsü, Tahran deklarasyonunda öngörülen 1200 kilonun, yani mevcut miktarın yaklaşık yarısının İran’dan çıkarılmasını, LEU’nun kalan yarısıyla pekala nükleer silah yapılabileceği için bir “güven artırıcı önlem” olarak değerlendirmeyi engelliyor.
Üçlü mutabakat, İran’ın Türkiye’ye teslim edeceği 1200 kilo LEU’ya bir yıl içindeki takasa kadar dokunulmamasını öngörüyor... Eşit miktarda LEU, Viyana Grubu (ABD, Fransa, Rusya, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı-UAEA) tarafından tedarik edilecek ve bu materyel yüzde 20 oranında zenginleştirilerek 120 kiloluk yakıt çubuğuna dönüştürülecek.
Tahran, Türkiye’ye teslim edeceği LEU’yu takastan önce isterse geri çekme hakkına, dolayısıyla “Batı’yı oyalama seçeneği”ne zımnen sahip oluyor. 1 Ekim tarihli orijinal anlaşma, bizatihi İran uranyumunun çubuğa dönüştürülmesini öngördüğü için Tahran’ın uranyumu nükleer silah yapımında kullanılabilecek haliyle geri almasının da önüne geçiyordu.
Son olarak, Tahran deklarasyonu, İran’ı, mutabakatını UAEA’ya bu Pazar gününe kadar bildirmek dışında hiçbir vade ile bağlı kılmıyor. Dolayısıyla Tahran, nükleer yakıt çubuklarını İran’a temin etmeyi üstlenen Viyana Grubu’nu nihai takas anlaşması hususunda dilediği gibi oyalayabilir.
İran, yeni yaptırım karar tasarısı taslağının ortaya çıkacağını haber almasaydı bu deklarasyona yanaşmayacaktı. Ayrıca deklarasyon yukarıda saydığım nedenlerden ötürü yaptırım sürecini durdurmaya yetecek, ikna edici içerikten de yoksundur.
Bul

Yeşillik olsun diye...