Yolda, sokakta rastlayıp da konuşmadığım kedi yoktur. Yanımda yiyecek olsun, olmasın mutlaka selam verir, hal hatır sormadan geçmem. Onlar, hayatla bağlantımdaki en kıymetli halkalardan biri. Bu yüzden, zaman zaman hayatı onların aracılığı ile yorumlamaktan hoşlanırım.

Kedi, insanoğlu da dahil, canlılar aleminde “samimi iletişim”i en fazla önemseyen hayvanlardan biri. Açıkça, bu konuda diğer can dostlarımız köpekler kadar kolay değiller.  Fakat kimilerinin bunu bahane ederek kedileri uzak görmelerine müsamaha etmeyeceğim.

Kedi, sen eğer iyi niyetini belli eder, sabır gösterirsen yamacına gelir, seni koklar, ayaklarına bacaklarına sürtünür ve bir dahakine seni hemencecik tanıyabilmek için üstüne kokusunu bırakır. Bu, biz insanların anlamamak için direttiği ve nedense hoşlanmadığı muhteşem bir “Merhaba” deme şekli, araya bir güven bağı inşa etmenin çok hızlı, basit ve bazılarının yine irkileceği üzere ilkel bir yoludur. Bana kalırsa çok da kibar bir jesttir. Bir diğer karşılaşmanızda sana “Tanışıyor muyuz bayım?, Hayrola ablacığım?” dememek içindir. Buna karşılık biz, onlar için “sülük”, “yalaka” ve birbirimizden bahsederken sarfettiğimiz diğer çirkin hitapları  kullanmayı tercih ederiz. Elbette, kendi kendimizi doğadaki en mühim yaratık sanmak çok havalı bir şeydir.

Yıllar önce bir arkadaşım kedileri sevdiğini ama onlarla bir şekilde iletişim kuramadığını söylemişti, ona verdiğim minik tüyoların, aslında evrensel iletişimin kendisi için mutlak olduğunu sonradan anladım.

Kediler göz göze gelmek ister. İster yakın, ister uzak olayım, ilk kez rastladığım bir kediye yanaşmak istersem, onunla vakit kaybetmeden göz göze gelirim. Gözümde gözlük varsa muhakkak çıkarıp, gözlerimi rahatça görmesine izin veririm. Kedilerle uzun vakitleri paylaşmış kimselerin bildiği o selamı veririm; kediler gözlerini sizden ayırmadan ve yavaşça kırparak “Merhaba” derler. Yan yana gelmemize yakın, yere çömelir veya oturur, iki elimi de açarak yere koyarım. Bu aynen Amerikan filmlerindeki “Ellerini görebileceğim bir yere koy” mevzusudur. Ona taş ve benzeri yabancı bir cisimle zarar vermeyeceğimi görmesini isterim. Bundan sonra bana inanması için sabırla ve sakinlikle beklerim. Bunun için, bir süre öylece birbirimizin yüzüne bakarız. Sessizlik içinde ve başka hiç bir şey yapmadan geçen bir kaç saniye sonrası, ancak insanlar tarafından korkutulmuş, canı yakılmış kediler tereddütte kalır ve bunlardan bazıları ne yazık ki gelmez. Ama içleri hala “kaynaşma” hevesiyle dolu olan tüm kediler, tatlı miyavları ve sıcacık dokunuşları ile sizinle konuşmaya başlar.

Joe Wright’ın Hanna (2011) isimli filminde, 16 yaşına kadar dünyanın bir ucunda, insan topluluklarından çok uzakta yaşamış bir genç kızın hikayesi anlatılır. Hanna, ilk kez biz kentli insanların “medeniyet” saydığımız alanlara ayak bastığında, babasıyla buluşmak üzere Wilhelm Grimm Evi’ne,  izleyiciye ilk ve sığ bir bakışla “delimsek” görünen adama gider. Knepfler ona bir pasaport uzatır: “Bir de yeni bir fotoğrafın gerekiyor.”

– İyi de neden ismimin bir kağıdın üzerinde yazmasına ihtiyaç duyayım ki ?

Ve o zaman Knepfler çabucacık ama içime işleyen o cevabı adeta anlayanın alnına yapıştırıverir. “Biz, hepimiz, kağıtlar ve bilgisayarlara ihtiyaç duyarız; böylece kimse kimsenin yüzüne bakmaz ve ismini sormaz.”

İnsanlar, bırak birbirlerinin gözlerinin içine bakmayı, yüz yüze iki içten kelimeyi aşağılık duygusu, kıskançlık, tepesine binme ve yok etme arzusundan bağımsız olarak paylaşmayı çoktan unutmuş durumda . . .

Bununla beraber, katıksız bir göz göze gelme ve minik bir sürtünme yoluyla yanındakiyle iletişim ve güven bağı kuran kedileri hor görmekteler. [Söylemeye gerek yok, kediler, bu yazıda elbette tüm hayvanları temsil ediyor.] Bunun sebebi, insanın birbirinin gözünün içine az önce bahsini ettiğimiz dalavereden arınarak bakmasının şu saatten sonra gerçek anlamıyla “zor”;  “güven bağı” denen şeyinse, artık çok uzaklarda, masallar ve romanlarda varlığını sürdürecek kadar modası geçmiş oluşudur.

Hayvanlar iki durumda göz göze gelmeyi vazgeçilmez sayarlar; güven bağı kurmak istediklerinde ve ortada bir anlaşmazlık olduğunda. Her iki durum da iletişimi gerekli kılar. Kendini doğadan ve hayvanlardan koparışı ile Tanrılarla bir ve üstün varlık sayan insanoğlu, şu an bu iki ‘hayati’ durumda da karşısındaki ile göz göze gelemeyecek kadar sahtekar, ürkek ve yitik durumdadır.  Tanrı olma yolunda göz göze gelmenin anlamını yitirmiştir, insanoğlu. 

Sözün kısası, “insanca” iletişim, mazide kalmıştır.

Öyle ya, Tanrılar göz göze gelmez; bulundukları yerden iyiyi ve doğruyu gösterirler, kağıtlar ve artık bilgisayarlarla.

 

*

@Vhilosopher

vuslaterkmen.com

Fotoğraf: Mr.Summers