Anne ve Babanın Siması, çocuk ruhunun besin kaynağıdır

Ciddi gözükmek için gülmeyenler, cool takılacağım diye insanlara karşı mesafeli bir hayatı seçerken depresyona sürüklenenler…Üzülüyorum. Koyvermiyorlar kendilerini… Kocaman kocaman gülerken, kahkaha atarken “hafif meşrep” damgası yemekten korkuyorlar çünkü… Esprili olunca kariyer yapamayacaklarını sanıyorlar çünkü… Anı yaşamayı, her şeyi geldiği gibi kabullenmeyi, zayıflık olarak görüyorlar çünkü. Her neyse konu bu değil ama bağlantılı olduğu bir konu var ki, çocukken yaşadıkları…
Evet evet, birileri onlara çocukken, sesli gülme ayıp dediği için belki ya da yüz kası gelişmemiş anne ve babalarıyla yaşadıklarından belki, bilemiyorum ama en fenası da ne biliyor musunuz? Ne yaşarsan onu yaşatırsın mottosu… Eminim kimse çocuğuna bu kötülüğü yapmak istemez ama, yüz kası gelişmemiş bir anne ya da babanın çocuğuna yaptığı en büyük kötülüğü anlatmak istiyorum bugün sizlere… Sadece görünüşte soğuk ve itici olmaktan bahsetmiyorum.

Bu durumun ruhuna, bedenine, karakterine, ilişkilerine, geleceğine nasıl sirayet edeceğinden bahsediyorum.

Evet hanımlar beyler, yukarda da belirttiğim gibi çeşitli sebeplerle yüz kası gelişmeyenler, yani gülmeyenler, yüz mimiklerini çok kullanmayanlar, aile mirası gibi bu durumu taşıyorlar gelecek nesillere. Oysa önemli bir sorun, es geçilecek bir durum değil.

Bilirsiniz, yüz kasları ince kaslardan oluşur, o kaslar yüzümüzün her yanına dağılmıştır. Bu kaslar ne kadar çok kullanılmışsa yüzde o denli bir esneklik vardır, yakışır duygular simaya. Özgürce yaşamışsak tüm duygularımızı, o zaman aktarabiliriz çocuklarımıza.

Hani çocuklarımızın el ve parmak kasları gelişsin diye okullarda oyun hamuru ile oynatırlar, resim yaptırırlar, boyama yaptırırlar ya; ilerde okuma yazma için önemlidir çünkü bu durum. Harflerin ince ince detaylarına o minik parmakları uyum sağlayabilir ve güzel yazmanın keyfini çıkarabilir… İşte bunun gibi, çocukluk yıllarında duygularını özgürce yaşamış, bunları simasına yansıtırken “engellenmemiş” kişiler, yetişkinlik yıllarında sevecen ve örnek bir simaya sahip olurlar.

Çünkü pedagoji bize diyor ki; anne ve babanın yüzü, çocuk ruhunun besin kaynağıdır. Bingo! Tıpkı sevgisini dile getirmeyen, çocuğuna kızdığında meseleyi uzatarak küslük yapan, çocuğunun gönlünü almayı “eziklik” ve “otorite kaybı” olarak gören ebeveynlerin yaptıkları bu yanlış gibi, gülümsememek ve bunun için özel bir çaba sarf etmemek de kocaman bir yanlış.

Yapmayın! Ya da sonra şikayet etmeyin; neden çocuğum okulda arkadaşları tarafından dışlanıyor, hor görülüyor, eziliyor diye.  Çünkü hepsi bu yüz kaslarının gelişmemesinden… Şaka yapmıyorum, yüz kası gelişmeyen bu sebeple siması sertleşen, sürekli asık surat ile gezen anne ve baba yüzünden, ruhen güçlü “olmayan” ya da “olamayan” çocuklar yetişiyor. Onları bu besinden mahrum etmeye hiçbirimizin hakkı yok…

Bu neden önemli biliyor musunuz? Çünkü yüz kaslarının kullanılması, çocukluk yıllarında “duyguların özgürce yaşanmasına” bağlıdır. Pedagoji böyle diyor. Çocuk, içinde duyduğu heyecanı, sevinci, mutluluğu veya hüznü doyasıya yaşayabiliyorsa, yaşadığı her bir duygu simasında özgürce karşılık buluyorsa, yüz kasları işte o zaman gelişir. Ve çocuk o zaman kendi benliğini bulur. Ve işte o zaman karakteri mutsuzluğa değil, mutlu olabilmeye mıhlanır. Daha da basiti, hayattaki her şeye olumlu bakabilmeyi bilir. Pedagoji böyle diyor hanımlar beyler. Bırakın oturduğunuz yerden “Amerika’yı yeniden mi keşfediyoruz, bunları biliyoruz zaten” demeyi…

Eğer bir çocuk ağlarken “bebek gibi ne ağlıyorsun öyle…” diye susturuluyorsa, donuk bir simaya ve yukarıda bahsettiğim özelliklere sahip olmaya adaydır demektir. 

Yani bu öyle, genetik bir durum değil yani. “aayy babası gibi asık suratlı, ayy aynı annesi gibi ciddi” lafları boş, safsata, laf kalabalığı, manasız. Bununla övünmek ya da dövünmek yerine, yüz kaslarını geliştirici jimnastik yapın mesela. Gözünüzün içi gibi baktığınız çocuğunuzun tüm hayatı boyunca üzerine yapışacak bir sıfatı ve davranış biçimini oluşturmamak için hala vakit var… Geç değil.

Bol sevgi ve bol gülümsemeli günler…

Ayşen Çatak Yalman