The Irishman'in bize göstereceği 6 önemli şey

Dünyanın merakla beklediği, Netflix ve Martin Scorsese'yi buluşturmasının yanında Al Pacino ve Robert De Niro'yu da buluşturarak dev bir işe dönüştüğü The Irishman'i ön gösteriminde izledim. Her şey bir yana, yılın en büyük sinema olaylarından biri olan filmin bize söylediği belli şeylere odaklanmak gerek.

The Irishman'in bize göstereceği 6 önemli şey

İyi anlatıcı kendini gösterir

Martin Scorsese, bir yönetmen ve hikaye anlatıcı olarak çağdaşlarının arasından uzun zamandır ayrı bir konuma yerleşmiş bir durumda. 

Bunu anlayalı ve Martin Scorsese'nin anlattıklarını dinlemeye başlayalı çok uzun zaman oldu. 

Kendisinin yönettiği filmlerin büyük çoğunluğu, çoktan kült mertebesine erişti.

İyi bir anlatıcı olduğu için, anlatılarında hem kendisinden izler gördük hem de onun elinin değdiğini hissetmeden izledik karşımızdakileri.
 

Her zaman ihtiyacımız var

Onun gibi güçlü bir yönetmene, Hollywood'un da dünya sinemasının da her zaman ihtiyacı var.

Bir çırpıda açabildiği 'süper kahraman filmi' tartışması iyi bir örnek mesela. Bir yönetmenin gündemi böyle net bir şekilde belirleyebilmesi heyecan verici.

Ne öğrendik?

Ne öğrendik?

Kendisinin yepyeni, 200 milyon dolar bütçesiyle gözleri büyüten filmi The Irishman, 2019 yılının sinema olaylarından en büyüğü oldu. 

Film, oyuncu kadrosunda Al Pacino, Robert De Niro ve Joe Pesci'yi barındırıyor. Bunların üstüne, müthiş bir öyküyle yola koyuluyor.  

Film, sinemanın gittiği yönle ve şimdiye kadar geldiği noktayla ilgili pek çok şey söylüyor.

1. Klasik anlatılar bitmedi, bitmeyecek

1. Klasik anlatılar bitmedi, bitmeyecek

Martin Scorsese'nin anlatıları, fazla dallanıp budaklansa bile, klasik bir öykü akışıyla oluşuyor aslında.

Olaylar, A noktasından B noktasına gelirken, takip edilecek bir zaman çizelgesi çıkarmamızı sağlıyor. 

Öte yandan, karakterleri, mekanları, anlatıyı kavrayıp tanımamızı sağlayan bir anlatı biçimi bu. 

Peki, The Irishman, bize tam olarak neleri gösterdi? Bunları konuşmak, bir noktada, 'sürpriz kaçıransız' bir film incelemesi yapmamızı da sağlayacak.

2. Uzun uzundur, film de film!

2. Uzun uzundur, film de film!

Üç buçuk saat kadar sürüyor The Irishman. Ön gösteriminde izlediğimiz için, filmi izlerken herhangi bir ara verilmedi. Epey yorucu bir maraton gibi görünse ve bazı anlarda hikayeden kopsanız da, The Irishman hem bu sürede anlatılacak hem de anlatılması gerekmeyen bir hikaye.

Acaba, 8 milimetre film kullanılarak çekiliyor olsaydı, Martin Scorsese bu film için yine de bu senaryoyu mu yazardı? Öyle olsa, bir yerlere makas değdireceği çok açık.

Fakat filmin uzunluğu, tek başına The Irishman hakkında bir şey söylemeye yetmiyor.

3. "Sırası gelen girer, sırası gelen çıkar!"

3. "Sırası gelen girer, sırası gelen çıkar!"

"All the world's a stage,
And all the men and women merely players:
They have their exits and their entrances;
And one man in his time plays many parts"

'Beğendiğiniz Gibi' adıyla bildiğimiz Shakespeare oyunundaki sonelerden biri bu. Haluk Bilginer, şöyle çeviriyor:

"Bütün dünya bir sahnedir,
Ve kadın, erkek ancak birer oyuncu,
Sırası gelen girer, sırası gelen çıkar,
Nice roller oynar ömür boyu"

The Irishman'de Martin Scorsese'nin Shakespearevari bir biçimde bu soneyi gerçeklediğini görüyoruz. Kimi zaman bir karakteri gördüğümüzde, ekranda o karakterin ne zaman ve nasıl öldüğü yazıyor, kimi zaman bizimle bir süre yolculuk yapan karakterin ölümüne tanık oluyoruz. Öyküye hizmet eden, sırasını devredip sahneden ayrılıyor. Bu yönüyle, aslında Amerikan-İtalyan bir öykünün evrenselliği de sabitleniyor.

4. Yaşlanmak, gençleşmek, yaşlanmak

4. Yaşlanmak, gençleşmek, yaşlanmak

Robert De Niro ve Al Pacino'nun filmde 'gençleştirildiğine' ve 'yaşlılıklarına' -yani aslında bugünlerine- tanık oluyoruz. Bu yönüyle film, 'gerçek zamanlı' bir deneyime de dönüşüyor aslında. Bir uçtan diğerine bağlanan hikayede, karakterlerin dününe-bugününe tanık olurken, farklı zaman dilimlerinin akışına da şahitlik ediyoruz. Öte yandan, bu bize bir şekilde, karakterleri 'tanımanın ötesine' geçme şansı da veriyor.
 

5. Görselden vazgeçemiyoruz

5. Görselden vazgeçemiyoruz

Dönem filmlerinin kendilerine has estetiğini inşa etmede Martin Scorsese ve birlikte çalıştığı ekiplerin başarısı takdiri her zaman hak eder. Bütçesinin hakkını veren bir proje olmasını da bu şekilde sağlar Scorsese. İyi sanat yönetimi, iyi öykü ve iyi bir anlatı yöntemi belirler kendine. 

Görselden vazgeçemediğimizi, karakterleri tanımak ve onların dünyasına dahil olmak için en çok da onların 'görünüşleri' ve 'gördükleri' hakkında fikre ihtiyaç duyduğumuzu çok net bir şekilde tekrar işaret ediyor Scorsese bize. Bundan çıkardığımız şey ise, sinemanın -ucu nereye giderse gitsin- göstergebilimden kendine pay çıkaran bir sanat olarak var olmaya devam edeceği. 
 

6. Hollywood'un bıkmayacağı şeyler

6. Hollywood'un bıkmayacağı şeyler

Öte yandan, klişeye dokunduğumuz anlar da oldu. Klişe olan, Scorsese'nin filminden ziyade, bu tür bir anlatı biçimiyle kendini var eden suç filmlerinin genel tavrı aslında. 'The Wolf of Wall Street', kendince The Irishman'den daha özgün bir anlatıydı belki de. Yine de, görünen köy kılavuz istemez, anlatının genel ekseni, iki filmde de bize uzaktır. 

The Wolf of Wall Street 'bir adamın istedikten sonra milyonlarca dolar kazanabileceğine odaklanırken, The Irishman ise çok daha ayrı bir yere odaklanarak bir suç haritası çıkarıyor ortaya. Suçun nasıl işlendiğini, nereden ve nasıl başkalarına bulaştığı gibi soruları iç içe geçiriyor. İkisi de fazla 'Amerikanvari' olsa da evrenselliğini tanınmış yönetmen ve oyuncuların yanında basitleştirilmiş ve klişeye de düşebilen hikayesiyle başarıyor. 
Dört başı birbirine iyice ve sıkıca bağlanmış bir film. İzlemesi keyifli ve hayatı da iyice zihninize kazıyor. 

andac.uzel@demirorenmedya.com 

Bu makaleye ifade bırak