Geri Dön

Avantajım iki kültürlü olmak

Avantajım iki kültürlü olmak

Dünya çapında ün yapan çağdaş Türk besteci Kamran İnce imzasını nasıl yarattı?

Kamran İnce'nin Viyana Kuşatması adlı senfonisi için "Şostakoviç'ten beri en epik senfoni" diye yazıldı; "Büyük yaşıyor, büyük yazıyor" denildi; Ravel'e bile zor nasip olan Büyük Roma Ödülü'nün sahibi tet Türk besteci; 1960 doğumlu olmasına rağmen ABD'nin en dinamik orkestralarından sipariş üzerine sipariş alıyor. Memphis Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Türkiye kamuoyu onu Ersin pertan'ın kuşatma Altında Aşk filminin müziğiyle tanıdı; Film müzikleri albümü RAks - Polygram'dan yeni çıktı. İstanbul'un Düşüşü, Kemerler ve Likya'yı Anımsamak adlı yapıtlarından oluşan albüm de piyasada. Bir dizi konser ve konferans için Türkiye'ye gelen bu dinamik sanatçının müziğiyle ve düşünceleriyle yeni yıla girmek büyük mutluluktu.

*Türkiye'deki ilk müzik eğitiminiz nasıldı?
Gayet iyiydi. Türkiye'de ilk ve orta öğretim hakikaten iyi müzikte. Ama yüksek öğretim yok, iyi değil. Ben bütün konularda böyle görüyorum Türkiye'yi. İlk - orta - lise çok iyi fakat üniversite ve sonrası Amerika'da çok daha iyi.
*Çağdaş müzikte dünya çapında isim yaptınız. Zor oldu mu?
Evet, zor oldu. Amerika'ya gittiğimde 20 yaşındaydım ve yapmak istediğim şey, bir imza yaratmaktı. Bunu da yavaş yavaş yaptım galiba. Ama bunun da ötesinde, kendi promosyonunuzu yapmanız lazım, çok uğraşmak gerekiyor. Ve sanatınız iyiyse, gerçekten özgün bir imzası varsa, sonunda tanınmaya başlıyorsunuz.
*Tamamen farklı iki müzik sisteminde birden yaşamak nasıl bir şey? Çok ayrı dünyalar değil mi?
Bundan kastınız Türk sanat müziği, Arabesk veya Türk halk müziğiyse, tabii çok uzak ama bir yandan da bu ögeleri Batı müziğine sokanlar olmuş. İlk akla gelen isim Bartok. Başkaları da var.
*Siz okuldayken Türkiye'de durum nasıldı?
Ben 1980 öncesi Türkiye'de ilk müzik yazmaya başladığım zaman önce İlhan Baran'la, sonra da Muammer Sun'la çalıştım. O dönemde misyon yahut görev haline gelmiş bir anlayış vardı, Türk melodileri kullanarak altına armoniler yazmak. İlle Türk bir şey yapacağız. Bunu tamamen anlıyorum aslında, Türkiye'nin buradan geçmesi lazımdı. Belki daha gecikerek geçmiş oldu, çünkü Avrupa'da 1910 - 1920'lerde geçildi bu noktadan, müzikte ulusalcılık dönemi. Sonra Güney Amerika'da aynı şey oldu, tango girdiği çağdaş müziğe.
*Yani bu iki ayrı müzik dünyasından birini tamamen reddedip öbüründe yaşamak gerekmiyor mu? Birbirlerine söyleyecek şeyleri var mı?
Çok şey var hem de, ama bir tür sentezle. Türk melodilerin altına armoni koyunca, o sentez olmuyor. Bir imzaya dönüşmesi lazım. Sadece Türk müziği de değil, çağdaş müziğe bugün pop da giriyor, rock da giriyor, caz da giriyor.
*Ama egemen sistem Batınınki. Bizim makam müziğimiz artık yaşamıyor. Çok fazla besteci yok ortada.
*Çünkü onun geldiği bir noktadan sonra devam etmesi gereken yer çok seslilik olması lazım, başka seçenek kalmıyor. Çok seslilikte de önemli aşamalar oldu. Adnan Saygun mesela çok iyi bir besteciydi. Bugün çok daha ileri götürülebilir ve gitmeli de, ama bunun için bence gençler serbest olmalı, ille böyle bir şey yapmalıyım gibi bir zorunluluktan hareketle çıkmamalı yola. Her şeyin bir doğallık içinde olması lazım. Belki problem burada olabilir. Bırakın ne istiyorlarsa yapsınlar.
*Bunun için de eğitimin daha iyi olması gerekmiyor mu?
Eğitimin iyi olması lazım, dışarıyla ilişkilerin çok yoğun olması lazım, devamlı insan gelmesi lazım buraya. Mesela Türkiye'de bir atölye çalışması yaptığınız zaman hiç kimse öğrencisini göndermiyor. Neden göndermiyor? Belki rahatsız oluyorlar, acaba bir şey öğrenir de bana karşı mı gelir, öğrencinin kafasına kurt mu sokar diye. Halbuki tam tersi, öğretmenin görevi öğrencinin yaratıcı fikirlerinin en etkili şekilde ortaya çıkmasını sağlamak. İlle şöyle yapacaksın demek olmaz, zaten öyle bir çağda yaşamıyoruz artık, ekoller kalmadı müzikte.
*Sizin gelişmeniz nasıl oldu?
Müzikteki bu milliyetçilik anlayışından başta ben de etkilendim, ama kendimi biraz da zorlanmış hissediyordum. Amerika'nın bir besteci için en iyi yer olabileceğini düşündüm, zaten babam Türk, annem Amerikalı. Orada okumaya karar verdim. Ve Türkiye'deki yıllarıma tepki olarak tamamen soyut çalışmaya başladım. Kendimi tamamen serbest bıraktım. Melodi kalmadı müziğimde. Tamamen atonal müzik yazdım, iyice isyan ettim. Çok da iyi oldu. Çünkü kendimi arındırdım. Sonra büyük tezatlar düşünerek müzik yazdım, bu benim çift kültürlülüğümden geliyordu. Tekrar melodiler, armoniler girmeye başladı müziğime. Ve 1980'lerin sonunda doğal olarak kendi Türk köklerime dönmeye, Türk ögeleri kullanmaya başladım. Bunun ilk örneği 1992'de tamamladığım Kubbeler adlı parçaydı.İnsan dışarıda yaşayınca geri çekilip bakabiliyor ve daha net görebiliyor. Burada yaşayınca biraz kayboluyorsunuz.
*Ve netleşen şeyler arasında tarih ve mimari merakınız ön plana çıkıyor galiba? Kubbeler, Kemerler, Viyana Kuşatması, İstanbul'un Düşüşü...yapıtlarınız hep epik boyutta.
Evet geniş boyutlu müziği seviyorum, dramatik ve büyük müzik peşindeyim. Yapmak istediğim şey aslında...nasıl diyeyim, bir Alman kültürünü düşünün, Beethoven'in dokuzuncu senfonisi mesela. Tabii ki Beethoven gibi bir şey yazabilirim demiyorum, asla demem böyle bir şey, ama Türkiye'nin epik müziğini yaratmak gibi bir düşüm de var.
*Opera yazmak mesela?
Çok istiyorum opera yazmak. Ama en az bir yıl sürer. Böyle büyük bir sippariş olursa, yapmak istiyorum. Hem de bir Türk konusu olmalı. İstanbul'un Düşüşü çok güzel olabilir mesela.
*Neden hep sipariş ya da ısmarlama üzerine beste yapıyorsunuz? sistem böyle mi artık Amerika'da?
Ben siparişsiz hiç yazmıyorum. Müzik ısmarlandığı zaman çalınması da garanti oluyor bir kere. Sonra kopyasına kadar her şeyin parasını veriyorlar. Avrupa'da da artık böyle. Tek fark Amerika'da özel kuruluşlar da destekler müziği, eser ısmarlar; Avrupa'da daha çok devlet parasıdır, Türkiye'de olduğu gibi.
*İnsan sesi için bestelemeyi seviyor musunuz?
İnsan sesini bugüne kadar hep sözsüz kullandım. Bir de film müziklerimde duyarsınız insan sesini.
*Film müziği yapmayı ciddiye alıyor musunuz, yoksa biraz çerez gibi mi?
Tabii ki ciddiye alıyorum, bana biraz daha popüler tarafa kaçma şansı veriyor, tekdüzeliği kaldırıyor, çok zevkli bir şey. Zaten film müziği yapmaya yeni başladım.
*Ama şimdiden Spielberg'in dikkatini çekmişsiniz. Nasıl oldu?
Bir tanıdık vasıtasıyla film müziklerim eline geçmiş. Çok beğendiğini duydum. Kuşatma Altında Aşk'ın sadece müziğini dinlemiş, şimdi videosunu istiyor. Bir de Aphrodisiac adlı bir Amerikan filminin müziğini yaptım.
*Müzikte nasıl etkiler altında kaldınız?
Kişilerden söz edemem etki olarak ama benim dönemlerim oldu. Bir süre çok soyut yazdıktan sonra tekrar güzel melodiler girde müziğime. Minimalist diyebileceğim bir dönemim oldu.
*Minimalizmin etkisi neydi çağdaş müzikte?
Atonal müzikten tekrar güzel melodilere dönüşün yolunu hazırladı. Minimalist motiflerin altına romantik armoniler bestelendi, üzerine melodiler inşa edildi. Bugün post - minimalist çağdayız bence.
*Neden bu melodiye dönüş?
Çünkü fiziksel bir şey, melodiyi duymak istiyoruz, tonalite doğuştan gelen bir şey. Çeşitli sesleri üst üste koymaya başladığınız zaman, hangi kültürde olursa olsun, hepsinde tonal sesler çıkmaşa başlıyor. Bizi heyecanlandıran, duygulandıran da bu.
*O zaman atonal müzik niçin bu kadar egemen olabildi?
Soyutlamanın bir sonucuydu, gerekli bir denemeydi bence. İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği büyük düş kırıklığından sonra besteciler buna sarıldı; dinleyici için değil kendileri için yazmaya başladılar. Yani müzik bir bakıma bilim gibi olmaya başladı. Bu yüzden de yıllarca bir yabancılaşma oldu tabii dinleyiciler arasında. Sonra John Cage çıktı, sessizliği dinleyelim dedi, büyük heyecan yarattı. Ardından doğal müzik, rastlantısal müzik derken minimalizme gelindi.
*Sizi bu mirasta en zorlayan öge ne oldu? Kendi değişiminiz açısından?
Ben aslında hiç bir zaman birşeyi değiştireyim diye yola çıkmadım. Sadece isyan ettim, bunun da bazı sonuçları oldu. Ben zaten çok sezgisel davranan bir insanım. Bunun yararları olduğu kadar zararları da var tabii.
*Ne gibi mesela?
Ne bileyim, özel hayatımda çok düz bir çizgide gidemiyorum o yüzden.
*Peki neden Memphis, Tennessee'de yaşıyorsunuz? Amerikan taşrasında beslenmek zor değil mi?
Memphis artık taşra sayılmaz. Operası, balesi ve senfoni orkestrası var. Çok kozmopolit bir şehir. ABD'nin en heyecan verici yanı da bir kültür kazanı oluşu zaten, binbir kültürden insan kaynaşarak bir şeyler üretiyor. Ayrıca oradaki üniversitede altı yıldır öğretiyorum, çok iyi bir pozisyon; teke tek kompozisyon öğretiyorum, yeni müzik grubunu yönetiyorum, istediğim zaman da seyahat edebiliyorum.
*Müzikte artık okullar yok dediniz. Nereye gidiyor çağdaş müzik 21. yüzyılda?
Aslında müzik için en heyecan verici zamanlarda yaşıyoruz. Fakat öğrencilerimde bazen bir kaybolmuşluk da görebiliyorum. İstediğini yapmakta serbest, ama hangisini yapsam diye bir tereddüt var. Benim bu açıdan en büyük avantajım galiba iki kültürlü olmamdı. En soyut çalıştığım dönemde bile dramatik tezatlar vardı müziğimde.
*Şimdi hangi beste üzerinde çalışıyorsunuz?
Üç ayrı orkestra tarafından ısmarlanan bir konçerto besteliyorum, sekiz solist için. İki saksafon, elektro - giter, bas gitar, keman, viyolonsel, synthesizer ve vurmalılar.
*Sekiz solist için ilk defa konçerto besteleniyor galiba?
Belki Bach'ın Brandenburg konçertolarını ilk örnek sayabiliriz! Benim bu tercihi yapmamın bir nedeni, biraz duvarları yıkmak istiyorum. Gençleri çağdaş müziğe çekmek için. Konserlerde hep Brahms, Mozart çalınıyor zannediyorlar, farklı deneyleri, caz ve fusion kullanıldığını görünce şaşırıyorlar. Bu yenilikleri göstermek lazım.

Trump 'Yüzyılın Planı'nı açıkladı: Kudüs bölünmemiş bir şekilde İsrail'in olacakABD Başkanı Trump, sözde Orta Doğu barış planı kapsamında Kudüs'ün, İsrail'in "bölünmez" başkenti olarak kabul edileceğini açıkladı. Trump, Filistin'in bağımsız devlet olabilmesi için 4 yıllık süre öngördüklerini söyledi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber