Bu da sanat mı? demeyin

Bu da sanat mı? demeyin

İstanbul'da bir oyun ve bir sergi çağdaş sanatın anlamını tartışmaya açıyor

Karamustafa: İmport Export adlı sergideki yapıtlara baktıkça, önce çağdaş sanatla, ardından kendinizle, giderek de başkalarıyla ilişkileriniz belki değişebilir. Tıpkı "Sanat" oyunundaki karakterlere olduğu gibi.
Böyle de sanat mı olurmuş?! Çok duymuşuzdur bu sözleri. Bazen en beklemediğimiz insanlardan. Sanatın ne olduğu ve nereye gittiği, bütün dünyada hala tartışılıyor. Ve tabii farklı insanların sanatın nasıl olmasını istedikleri. Boya yahut kağıt gibi tanıdık malzemenin yerini video aldıkça; günlük hayatın eşyaları karşımıza farklı yerleştirmelerle çıktıkça, yahut Amerikalı sanat eleştirmeni Arthur Danto'nun deyimiyle "bir sanat eserini yerdeki bir çukur zannediyorsak", birçok insan sanatın onları nereye götürdüğü konusunda şüphe ya da endişe duymaya başlıyor.
Neyin sanat olup olmadığına kim karar verecek? Neyin iyi sanat olduğuna dair ölçütler değiştiğine göre, sanatın değeri konusunda kime güveneceğiz? Dahası, sanatın maddi değerini kim ölçecek? Neden bazı sanatçıların eserleri yüzlerce milyona satılırken, bazılarınınki alıcı bile bulamıyor? Sanat bir meta ise, manevi değeriyle değişim değeri eş tutulabilir mi?
Bütün bu sorular "Sanat" adlı oyunu izlerken insanın zihninde yankılanıyor. İran asıllı Fransız yazar Yasmina Rıza, Paris ve Londra'da sergilenen ve ödül alan oyununda, sanat eserinin değeri ve fiyatı arasındaki çetrefil ilişkiyi ele almış. Gencay Gürün, Türkçe'ye çevirdiği oyunu Tiyatro İstanbul'da sahneliyor. Türk tiyatrosunun üç yıldız oyuncusu da sahnede: Can Gürzap, Cihan Ünal ve Cüneyt Türel.
Oyun, Serge adlı genç adamın çok yüksek fiyat ödeyerek satın aldığ soyut (ilk bakışta tamamen beyaz) bir tabloyu en yakın arkadaşı Marc'a göstermesiyle başlar.
Marc'ın tepkisi "Bu da sanat mı?" diye sormak olur. Ödenen paraya itiraz eder. Ve arkadaşının davranışını, giderek seçimini ve zevkini, hatta samimiyetini sorgular.
Marc "Benim tanıdığım ve sevdiğim insan, bu tabloyu beğenemez" derken, Serge de "Çağdaş sanattan anlamayan ve bu tabloyu küçümseyen bir adamla ben nasıl arkadaşlık etmişim" diye sormaktadır.
Araya üçüncü bir kişi, ortak arkadaşları İvan girer. O uzlaştırıcıdır, hoşgörülüdür. Ama hoşgörüsü giderek zayıflık, ilkesizlik gibi görünür. Serge ve Marc öldüresiye bir çatışmaya girmişken, öfkelerini İvan'a çevirirler. İki saldırgan, dişlerine göre üçüncü bir kurban bulmuştur.
Psikolojik açıdan birbirini ezmeye, giderek de fizik şiddete dönüşen çatışma, bir uçurumun eşiğinden döner, aklı selim yeniden galebe çalar, birbirinin farklarına ve zaaflarına tahammül yeniden tesis edilir, dostlukları tazelenir.
Ama oyundan çıkarken, bir an için öldürücü noktaya gelen çatışmayı unutamıyor insan. Sanatın temsil ettiği (yahut da tehdit ettiği) değerler, bazen böyle çatışmaya kadar varabiliyor gerçekten.
Biz bu çatışmayı Türkiye'de toplumsal düzeyde yaşadık, yaşıyoruz. Bu ülkede heykele tükürüldü, baleye küfür edildi, filmlerin gösterilmesi yasaklandı; ama bunları yapan tutucu bağnazları kınayıp "irtica hortladı" diyen resmi toplum, sanata daha fazla değer verdiğini her fırsatta kanıtlayamıyor maalesef. Onların da neyin iyi sanat olduğu konusunda kesin fikirleri var. Her iki tarafın da "değer" yargıları, faşizan dayatmalara kadar varabiliyor.
Bireyselden toplumsala kadar uzanan bu politik sürtüşmenin yanında, çağdaş sanatın yarattığı bir de ekonomik tartışma var.
Bazı sanatçıların işlerine sanat eseri değil sadece yatırım olarak bakan piyasa değerleri sanat ortamını belirlemeli mi? Altındaki imzanın tanınmış olması, bir yapıtın büyük fiyatlara satılması için yeterli mi? İnsanların zevk ya da gösteriş için pahalı eserlere sahip olma hırsı olmasa, sanatçılar nasıl geçinir?
Bu soruların geçerlilik kazandığı bir ortamda, sanat metalaştıkça, sanatçılar da ilginç yöntemlerle piyasaya direniyor ve metaları sanatlaştırarak karşılık veriyorlar. Sanat giderek kavramsallaşıyor.
Bunun ilginç bir örneğini, yine İstanbul'da yeni açılan bir sergide görüyoruz. Tanınmış sanatçı Gülsün Karamustafa'nın, Avusturya'dan Gustav Deutsch ve Hanna Schimek ile bir araya gelerek gerçekleştirdiği serginin adı İmport - Export. Viyana ile İstanbul arasında Bond çantalar içinde gidip gelen ıvır zıvır çıkıyor karşımıza bu sergide. Herhangi bir bavul tüccarının satma umuduyla taşıyabileceği ıvır zıvır: Türk kahvesi, Avusturya bebekleri, kart postallar antika eşya, tabak çanak.
Ama dikkatle bakınca, her sanatçının diğer kültürle ilgili bir önyargıyı sorguladığını, bir tarihsel mirası dönüştürdüğünü, bir hayal kurarak yeni iletişim kapıları açtığını görüyoruz. Çantadan hayal gücü ve başkaldırı çıkıyor.
Sanatlaşan meta, nesnelerin gizemini ve tarihçesini çıkartıyor ortaya. Gümrük duvarları ve ticari kaygılar siliniyor; değerler ve sistemler çatışması, yeni bir alışverişin araçları oluyor. Ne tarihin esirleriyiz, ne de piyasanın. Her şey dönüşebilir.
Böyle de sanat mı olurmuş?! diyenleri yine duyabiliyorsunuz, değil mi? Ama Selda Asal'ın şiddeti sevgiye dönüştüren plastik bebeklerine, Sadık Karamustafa'nın başka bir kültürü yorumlayan kitap tasarımına, Eva Wohlgemuth'un "Türk" denilince aklına gelen bıyıklara, kuşatmadan sonra Viyana'da Hristiyan olup kahveciliğe başlayan İmam Mehmet Efendi'nin hatırasını canlandıran kahve paketlerine, Türk hilalini ay çöreğine dönüştüren Avusturyalıların hayal gücüne baktıkça, önce çağdaş sanatla, ardından kendinizle, giderek de başkalarıyla ilişkileriniz belki değişebilir. Tıpkı "Sanat" oyunundaki karakterlere olduğu gibi.
İstanbul Feriye Kültür Merkezi'ndeki "Karamustafa: Import - Export" sergisini mutlaka görün; Tiyatro İstanbul'un Balmumcu İstek Vakfı'nda sahnelediği "Sanat" oyununu mutlaka izleyin.
Sanatın her çağda çok farklı amaçlarla aynı şeyi amaçladığını hatırlayın. Paul Valery'nin sözleriyle: "Tutku olmadan, hata yapmadan, hakikat olamaz. Demem o ki, hakikate ancak tutkuyla varabiliriz.."
Tabii tutkularımızın esiri olmamak koşuluyla.


22 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber