Seçimin kaldırılması üniversiteleri rahatlatacak

Özellikle Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç dönemlerinde ideolojik önceliklerle atanan rektörlerin yönetim anlayışları üniversiteleri atıl hale getirmiştir.

Seçimin kaldırılması üniversiteleri rahatlatacak

Milliyet Kıbrıs yazarı Prof. Dr. Osman Köse-Polis Akademisi / Ankara

Akademik çevrelerde yıllardır tartışılan ve beklenen rektörlük seçimlerinin tamamen kaldırılması yönündeki beklenti nihayet gerçekleşti.

29 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan KHK’ya göre, üniversitelerde rektörlük seçimleri tamamen kaldırılıyor ve rektörler YÖK’ün önereceği 3 aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Görev süreleri 4 yıl olacak olan Rektörler, aynı yolla ikinci defa atanabilecekler.

Şu anda görevde olan rektörler, görev süreleri sona erinceye kadar yeni sistemden etkilenmeyecekler. Onlar da görev süreleri sona erince, seçim için bir taraftan öğretim üyelerinin kapılarını, diğer taraftan da Ankara’nın kapısını aşındırmak yerine, YÖK ve Cumhurbaşkanlığının kanaat ve kararı ile görevlerine ya devam edecekler veya görevlerini atanacak olan kişiye devredecekler.

Bu şekilde, Rektörlerin atama yoluyla göreve geldiği 1992 yılı öncesindeki eski sisteme geri dönülmüş oldu.

Yaşanan sıkıntılar herkesçe malum olduğundan, yeni durumu “eskiye geri dönüş” olarak değil, aksine üniversitelerin geleceği için “yeni ve zinde bir başlangıç” olarak görmek gerekir.

Eskiye dönüş” olarak algılanan yeni sistemin tüm çevrelerce neredeyse ittifak ile alkışlanmasının gerekçelerini anlayabilmek için, 26 yıldır yürürlükte kalan uygulamanın ortaya serdiği sorunlara bakmak gerekir.

Toplumun en eğitimli ve aydın kesimlerinin oluşturduğu üniversitelerin kendi rektörlerini seçmeleri elbette en doğal haklarıdır.

Fakat rektörlük seçimleri süreci ve seçimlerden sonra oluşan uygulamalarda, köylerdeki muhtarlık seçimlerinde bile görülmeyecek boyutta hafiflik örnekleri sergilendi.

Rektör adaylarının akademik camiaya yakışmayacak ölçüde birbirlerini yıpratmaları;

Seçimlerin, üniversite içinde ideolojik, cemaat ve farklı hiziplere meyyal gruplaşmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlaması;

Vaatlerle cemaat ve ideolojik yapılanmaların palazlanması;

Akademik personelin özlük haklarını teslimde seçimin baskın ve belirleyici bir güç olarak kullanılması;

Rektörlerin, kendilerine destek verenlere özlük haklarını hemen verirken, destek vermeyenlerinkini yıllarca bekletmeleri;

Üniversite içinde “yönetimde” ve “karşı tarafta” mantığıyla keskin gruplaşmaların oluşması;

Oy veren-vermeyen ayırımı sebebiyle personelin iş gücünün verimli ve yeterli bir şekilde kullanılamaması. Oy vermeyenlerin iş gücü ve performanslarının yıllarca atıl olarak bekletilmesi;

Akademik personel arasında “selam” dahi vermeyecek derecede ilişkilerin zedelenmesi ve yok olması;

Üniversitelerde çalışma huzurunu derinden sarsması… Bu genel başlıkları çoğaltmak mümkündür.

YÖK’ün kurucusu İhsan Doğramacı döneminde seçim sistemi olmadığı için sayıları az da olsa üniversitelerde iç huzuru sekteye uğratacak gelişmeler dikkati çekecek boyutlarda değildir.

Fakat seçim sisteminin geldiği 1992 yılından sonra üniversitelerde huzurun kalmadığı çok açıktır.

Özellikle Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç dönemlerinde ideolojik önceliklerle atanan rektörlerin yönetim anlayışları üniversiteleri atıl hale getirmiştir.

Bu dönemde Cumhurbaşkanı olan A.N. Sezer’in en az oyu alan adayları dahi rektör ataması ile TV ekranlarına da yansıyan huzursuzluklara hep beraber tanık olduk.

Geçmişte, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İnönü Üniversitesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İstanbul Üniversite gibi üniversitelerde yaşanan kavga ve kaos ortamlarını henüz unutmadık.

Üniversitelerde akademik personelin yüzde 5’inin oyunu alarak yönetime gelen rektörlerin yaptıklarını, kadrolaşmalarını kamuoyu henüz hafızasında saklı tutuyor.

Kendisine destek verenlerin eş- çocuk ve akrabalarını üniversite kadrolarına dolduran rektörleri ve bu tür uygulama yapanları günlerce basında hep beraber takip ettik.

Bu nedenle seçimin çağdaş ve modern bir hak ve gereklilik olduğunu düşünüyor fakat üniversitelerde seçimin olmaması gerektiğine inanıyoruz.

Seçim, siyaset demektir. Üniversiteler bilim üreten yerlerdir. Bu nedenle seçimden ve siyasetten uzak kalmalıdır.

Üniversitelerde rekabet, rektör ve dekan olmak için oy talep etmekle değil, bilimsel üretimde, bilime ve literatüre katkıyla olmalıdır.

Bu nedenle seçimin kaldırılması üniversitelerde yıllardır beklenen bir gelişmedir. İlk uygulaması da görev süreleri biten 17 üniversiteye yönelik rektör atanmasıyla olacaktır.

Yayınlanan KHK gereği YÖK, uygulamanın takvimini belirleyecek ve her üniversite için 3’er aday belirleyerek Cumhurbaşkanına sunacak ve Cumhurbaşkanı da 3 adaydan birini rektör olarak atayacaktır.

Önümüzdeki günlerde Gümüşhane, Iğdır, Nevşehir, Kilis ve Bartın’ın da aralarında olduğu 17 üniversiteye bu şekilde rektör atanacak ve ilk uygulamayı hep beraber görmüş olacağız.

Seçimin kaldırılmasını, kazanılmış bir hakkın geri alınması olarak görenlerin olduğunu da biliyorum.

Seçim sisteminin getirdiği tahribatlar iyi analiz edildiğinde, bu düşüncede olanlar üniversitelerde neden seçim olmaması gerektiği iyi anlayabilirler.

Bu andan sonra asıl ileriye bakmak gerekir. Yani bu uygulamanın da suyunun çıkarılmaması gerekir.

Yeni sistemde temel işlev YÖK ve Cumhurbaşkanlığına düşmektedir. Sistemi sağlıklı bir şekilde yürütmek ve muhafaza etmek onların sorumluluğundadır.

Atanacak olan rektörlerde, bilgi, liyakat, beceri, tecrübe, güven ve liderlik özellikleri aranması gereken temel vasıflar olmalıdır.

KHK’da belirtilen en az 3 yıllık Profesörlük yapmış olması şartı olumlu bir şart ve özelliktir.

İlerleyen zamanlarda yönetim tecrübesi ve projeleri gibi somut kriterler de belki YÖK tarafından eklenebilir.

Seçimin kaldırılması üniversiteleri rahatlatacaktır…

Hayırlı olmasını diliyoruz…

16 Eylül 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber