Suriye politikamız ne olmalı?

Suriye politikamız ne olmalı?

Suriye politikamız ne olmalı?

       Kara Kuvvetleri Komutanı Atila Ateş'ten sonra Cumhurbaşkanı'nın da Suriye'ye yönelik eleştirilerinin artması, Türkiye - Suriye ilişkilerini gündemin birinci maddesi yaptı. Semih Vaner, Şam'ın PKK'ya olan desteğinin nedeni ve Suriye'ye verilecek politik yanıtın ne olabileceğini analiz etti. Vaner, Fransa'da Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü CERI'da görevli, CERI'nın yılda iki kez yayınladığı CEMOTI adlı derginin de yönetmeni.

       Uzun zamandır bilinen bir gerçek, Suriye'nin PKK'ya verdiği siyasal, lojistik ve askeri destek. Suriye'ye hemen yarın savaş açılamayacağına göre bu ülkeye karşı nasıl bir politika geliştirilebileceğini düşünmek, dolayısıyla da bu ülkenin neden böyle davrandığını kavrayabilmek çok önemli. Şam PKK'yı neden destekliyor?
       Suriye ile anlaşmazlıklar arasında en çok bilineni su sorunu. Şam'da yapılan hesaplara göre su hayatidir, yalnız Suriye'yi değil tüm Arap alemini ilgilendirmektedir, oysa Türkiye yeterince su bırakmamaktadır ve buna karşı, çok kana da mal olsa Türkiye'yi bu alanda geriletmek için PKK kartı oynanmaktadır.
       İkinci husus, PKK'nın Lübnan'da, özellikle 1982'de, İsrail'e karşı ve Suriye'nin çıkarları yönünde "yararlılıklar" sağlamış olması ve herhangi bir bunalım durumunda, Türkiye'den çekilip, Ortadoğu'da kullanılabilir olmasında yatmaktadır.
       Esat'ın gözünde, PKK, daha çok Türkiye'ye karşı, fakat aynı zamanda gerekirse İsrail'e karşı, hatta Irak'ın kuzeyinde kullanabileceği ve ancak çok mecbur kalırsa gözden çıkarabileceği yedek bir kuvvettir.
       Üçüncü nokta, daha çok Kürt toplumunun Suriye'deki konumu ile ilişkili. Türkiye'de PKK'ya verilen destekle, Suriye'deki rejim kendi Kürtleri nezdinde bir nevi meşruiyet hatta prestij kazanmaya çalışmaktadır, yani PKK yoluyla ama yabancı topraklarda Kürt bağımsızlığı için mücadele verdirmek, dolayısıyla kendi Kürt nüfusunun siyasal desteğini ya da en azından nötralizasyonunu temin etmek.
       PKK'nın militanlarının bir kesiminin Suriyeli Kürt olduğu düşünülürse, Muhaberat'ın (Suriye haber alma örgütü) kendisine de "zarar"ı olabilecek Kürt militanlarının bir kısmından bu yolla "kurtulduğu" sorusu da akla gelmiyor değil.
       Unutulmamalıdır ki, Suriye'de onbinlerce Kürt, Suriye vatandaşlığından çıkarılmıştır, dolayısıyla bu ülkede vatandaşlık haklarından dahi yararlanmamaktadır.
       Bu açıdan bakıldığında, özellikle Batı'da yaşayan pek çok Kürt aydınının, Suriye ve İran'da Kürt topluluğuna mübah görülen politikaları göz ardı ederek, varsa yoksa Türkiye'ye yüklenmelerinin, sorunun orta veya uzun vadede demokratik çözümüne hiç katkıda bulunmadığını eklemeden geçemeyeceğiz.
       Türkiye'de muhalif olmak, hele Türkiye'de Kürt olup da, örneğin Avrupa'da yaşayarak Türkiye muhalifi olmak, Suriye, İran ve Irak'ta muhalif olmaktan daha az rizikolu, daha kolaydır.
       Ayrıca, Hafız Esat'ın yaptığı hesaplar, dış dünyada anlayışla karşılanmasa bile, önemli bir muhalefet de görmemektedir.
       Amerika'nın tavrını alalım. Ortadoğu'daki barış sürecinde Esat'ın tavrı çok önemli addedilmekte. Muhtemelen haklı olarak, Suriye'nin katılmayacağı bir barış süreci yaşayamaz diye düşünülüyor. Daha çok bu nedenlerle, bir ara terörist ülkelerden sayılarak kara listeye alınan Suriye'ye karşı hiçbir esaslı yaptırım uygulanmamıştır ve uygulanmamaktadır.
       Fransa gibi Batı Avrupa ülkeleri de, geleneksel nüfuz sahalarına giren Lübnan'daki ağırlığını bildikleri Suriye'yi, uzaktan beğendikleri ama aralarına pek almak istemedikleri Türkiye uğruna, gözden çıkarmak niyetinde değiller.
       Hal böyleyken, "Şam'a gelip yerleşen herkesten benim haberim olmaz" diyebilen Esat'a karşı Türkiye'nin eli kolu bağlı beklemesi de düşünülemez.
       Ne var ki, Türkiye'nin hukuk devleti meşruiyetinden uzaklaşarak, dosyayı taşeronlara devretmesi son derece büyük rizikolar içeren, kabul edilmesi güç yöntemlerdir.
       Dolayısıyla yapılabilecek şeylerden birisi, - yapılması güç fakat büsbütün olanaksız değil - Türk hukukunun ve adli mercilerinin suçlu addettiği kişileri (gerekirse İsrail'in teknik işbirliğiyle) yakalayıp Türkiye'ye getirmek ve adalete teslim etmek olabilir.
       Bunun için de soruşturma sonuçlarını, elbette hasmane davranışları olan devletlere ve onların haber alma teşkilatlarına koz vermeden, ancak kamuoyu ile paylaşan, onu aydınlatan iktidarlara, bağımsız, seri işleyen ve etkin yargıya şiddetle gereksinim var.
       Bunun dışında, örneğin, Suriye'deki demokrat çevrelere (sindirilmiş ve cılız da olsalar) siyasal destek sağlanabilir. Lübnan'daki Suriye hakimiyetine karşı olanlara siyasal destek verilebilir. Filistinlilere de, PKK'ya arka çıktıkları sürece, Türkiye - İsrail işbirliğinin yoğunlaşmasının kaçınılmaz olduğu açıklanabilir.
       İsrail ile işbirliği konusuna gelince, Türkiye'nin bu ülkeyle işbirliği, dozu fazla kaçırılmamak kaydıyla doğaldır. Yalnız bu mevzuun, Arap devletlerinin bir kısmına (Ürdün, Fas, Tunus, giderek Mısır, Suudi Arabistan) sürekli ve iyi anlatılması gerekmektedir. Bu ülkelere, Türkiye'nin Ortadoğu barış politikasını, İsrail'le ilişkilerin niteliği ve hedeflerini anlatacak, sivil toplumu temsil eden (bilimadamları, işadamları ve gazetecilerden oluşan) iyi niyet heyetleri gönderilebilir. Arap kamuoylarını, mümkün mertebe, karşıya almamak elzemdir.
       Keza, Avrupa ve Amerika nezdinde, Suriye, Yunanistan ve Ermenistan'ın PKK bağlantıları, PKK'nın uyuşturucu kaçakçılığı ve haraç kesme faaliyetleri şimdiye dek yapıldığından (özellikle AT, NATO, AGİT, Avrupa Konseyi, BAB çerçevesinde) daha iyi izah edilebilir.
       Bütün bunları gerçekleştirebilmek için çok temel husus, Türkiye'nin demokratik işleyisi ile ilişkili. Elbette PKK muhatap alınamaz. PKK'nın tecrit edilmesi, Suriye'nin tecrit edilmeye çalışılması, ancak Türkiye'de Kürt sorununun demokratik platformda tutulması ile mümkün olabilir.
       DEP ve HADEP - PKK ile kaçınılmaz dirsek temasları en az indirgenerek - demokratik sistem içinde tutulmalıydı, vakit geçmeden tutulmalıdır. Demokratik meşruiyeti olan bir partinin yasaklanması, PKK'nın siyasal alanını genişletmektedir. Dolayısıyla onun oyununa gelmek demektir. Abdullah Öcalan'ın HADEP'i Kürt topluluğunun sözcüsü saymaması, kendi sandalyesinden olmak korkusundadır.
       Türkiye demokrasisi, siyasal İslamı olduğu gibi, Kürt sorununu demokratik platform içinde tuttuğu ölçüde gürbüzleşecek, yoksa cılız ve ürkek kalmaya devam edecektir. İçeride kendine güveni olmayan bir devlet ve toplum, dışarıda güçlü olamaz.





15 Ekim 2019 Magazin Haberleri.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber